Ceza var. Hüküm var. Ama caydırıcılık neden yok?
Bir suç işlendiğinde ilk sorulan soru genelde şudur: “Kaç yıl ceza alır?”
Oysa suç işleyenlerin kendi aralarında sordukları asıl soru bambaşkadır:
“Gerçekten yatar mıyım?”
Belki de bugün ceza hukukunun en büyük sorunu tam da burada başlıyor.
Hukukun caydırıcılığı, cezanın ağırlığından çok, cezanın kaçınılmazlığıyla ilgilidir. Bir başka deyişle; insanları suça sürükleyen şey çoğu zaman ağır cezaların yokluğu değil, cezaların fiilen uygulanacağına dair inancın zayıflığıdır. Bugün toplumda giderek yaygınlaşan “nasıl olsa bir şekilde kurtarırım” düşüncesi, tam da bu noktada devreye giriyor.
Son dönemde ceza hukukunda önemli değişiklikler yapıldı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kaldırıldı. Teoride bu, cezanın artık daha görünür ve daha gerçek hale gelmesi anlamına geliyordu. Ancak uygulamada tablo çok farklı. HAGB kalkmış olsa da, yerine geçen erteleme, seçenek yaptırım, denetimli serbestlik ve infaz indirimleriyle birlikte sanığın zihnindeki temel psikoloji pek değişmedi. Kağıt üzerinde hüküm var, ama çoğu dosyada fiili karşılığı yine belirsiz.
Bu belirsizlik, hukukun caydırıcılığını en çok zedeleyen unsur. Çünkü kişi suç işlemeden önce artık yalnızca fiili değil, hukuki ihtimalleri de hesaplıyor. Af çıkar mı, infaz indirimi olur mu, ceza ertelenir mi, denetimli serbestliğe girer mi… Ceza sistemi, suçtan sonra devreye giren bir mekanizma olmaktan çıkıp, suçtan önce yapılan bir hesaplamaya dönüşüyor.
Bir diğer kritik alan ise çocuklar üzerinden oluşan boşluk.
Bu tablo yalnızca çocukların araç olarak kullanılmasıyla sınırlı değil. Suçu kendi isteğiyle işleyen ve artık korkmayan bir çocuk profili de giderek yaygınlaşıyor. Çocuk çevresine bakıyor: Arkadaşı bıçakla yaralıyor, ceza almıyor; taciz ediyor, tutuklanmıyor; hatta öldürüyor ve kısa sürede tekrar sokağa dönüyor. Cezasız kalan her fiil başkaları için bir cesaret kaynağına dönüşüyor. Bugün ceza almadan geçen bir şiddet eylemi, yarının alışkanlığına dönüşüyor. Böylece yalnızca bugünün değil, geleceğin suçluları da sessizce yetişiyor.
Tam da burada sistem çok hassas bir dengeyle karşı karşıya. Çocuğu korumak elbette zorunlu. Ancak suçu çocuk üzerinden işleyen yetişkinleri fiilen cesaretlendiren, suça bizzat yönelen çocuklara da “nasıl olsa bir şey olmaz” mesajı veren bir yapı oluşuyorsa, korunan çocuk değil, büyüyen suç olur. “Suça sürüklenen çocuk” kavramı korunması gereken bir hukuki değeri ifade eder. Ne var ki uygulamada bu kavram giderek başka bir amaca hizmet etmeye başladı. Özellikle örgütlü suçlarda, hırsızlık, uyuşturucu, tehdit ve yaralama gibi dosyalarda çocukların bilinçli biçimde kullanıldığına sıkça rastlanıyor. Çünkü sistem şu mesajı veriyor: Çocuk üzerinden işlenen suç daha az riskli.
Uzun süredir çocuklar için caydırıcılığı artıracak düzenlemeler konuşuluyor, taslaklar hazırlanıyor, açıklamalar yapılıyor. Ancak bugün itibarıyla yürürlükte, bu boşluğu gerçekten kapatan köklü bir değişiklik yok.
Tüm bu tabloya bir de af ve infaz beklentisi eklendiğinde caydırıcılık neredeyse tamamen aşınıyor. Af, hukuki bir istisna olmaktan çıkıp, suçtan önce hesaplanan bir ihtimale dönüşürse, cezanın psikolojik etkisi kendiliğinden ortadan kalkar. İnsan, cezanın ağırlığını değil, kurtulma ihtimalini görür. Suçlu artık ceza hukukunu değil, Resmî Gazete takvimini takip eder.
Burada temel sorun şudur: Hukuk sisteminde ceza var, ama sonuç öngörülebilir değil. Aynı suç, aynı kanun, ama farklı bir adliye… Sonuç ise çoğu zaman bambaşka. Aynı fiil için biri hapis yatarken, diğeri hiç cezaevine girmeyebiliyor. Bu tablo, adalet duygusunu zedelediği gibi, toplumsal güveni de sarsıyor.
Oysa caydırıcılık için cezanın mutlaka ağır olması gerekmez. Asıl ihtiyaç olan şey, tutarlılık ve öngörülebilirliktir. Kişi şunu bilmeli: Suçu işlersem cezası kesin, sonucu belli ve kaçınılmaz. Hukukun gerçek gücü tam da buradan gelir.
Bugün ceza hukukunda yapılması gereken en önemli reform, ceza miktarlarını artırmak değil; infaz rejimini sadeleştirmek, af ve indirim politikasını istikrara kavuşturmak ve özellikle çocuklar üzerinden oluşan yapısal boşlukları kapatmaktır. Aksi halde ne kadar ağır cezalar yazılırsa yazılsın, suçlu zihnindeki temel cümle değişmeyecektir:
“Bir şekilde kurtarırım.”
Hukuk, cezayı ağırlaştırarak değil; cezayı kaçınılmaz hale getirerek caydırıcı olur.
Bugün asıl ihtiyacımız olan tam da budur.