“Mahkemeyi kazandım, hâlâ paramı alamadım.” Bu cümle, hukukla yolu kesişen pek çok kişinin ağzından en az bir kez dökülür. Üstelik mesele çoğu zaman “dava kaybetmek” değildir; karar gerçekten lehinedir, hüküm kurulmuştur, gerekçe yazılmıştır, hatta tebligat yapılmıştır. Buna rağmen para ortada yoktur. İşte tam bu noktada vatandaşın zihninde yer etmiş bir yanılgı ortaya çıkar: Mahkeme kararının, parayı kendiliğinden getireceği sanılır. Oysa mahkeme kararının sağladığı şey, paranın elinize geçmesi değil; parayı isteme ve tahsil etme yolunu açan hukuki zemindir. Zemin hazırdır; yürümek yine alacaklının iradesine ve takibine bağlıdır.
Bir dava bittiğinde birçok kişi doğal olarak rahatlar. “Kazandım” duygusu, dosyanın kapağını kapatıp hayatına dönme isteği doğurur. Bu refleks insani olsa da hukuki sonuçları ağır olabilir. Çünkü kararın varlığı tek başına tahsilat değildir. Karar, çoğu durumda icra aşamasını başlatabilmenin anahtarıdır. Anahtar kapıyı açar; kapının ardındaki parayı cebinize koyacak adımı yine sizin atmanız gerekir. Bu adım atılmadığında karşı tarafın “kendiliğinden” ödeme yapacağına güvenmek, iyi niyetli bir temenniden öteye gitmez.
Tahsilatın önündeki ilk duvar, icra takibinin hiç başlatılmamasıdır. Karar eline ulaşan kişi, karşı tarafın arayıp “haklısın, gönderiyorum” demesini bekler. Beklemek, çoğu dosyada en pahalı tercihtir. İcra takibi başlamadığında borçlu tarafın zaman kazanması kolaylaşır; alacaklı tarafın haklılığı ise dosya rafında sessizleşir. Sürecin teknik detayları değişebilir; yine de ana fikir değişmez: Kararın gereğini yerine getirecek mekanizmayı çalıştırmadıkça paranın gelmesi bir ihtimalden ibarettir.
İkinci duvar zamandır. Hukukta zaman, duygulardan bağımsız işleyen bir ölçüdür. “Karar bende, nasılsa alırım” düşüncesi, zamanaşımı gerçeğini görmezden geldiğinde kişiyi çok sert bir yere çarptırabilir. Zamanaşımı süreleri dosyanın türüne göre değişir; süre dolduğunda tahsil kabiliyeti zayıflar, bazen tamamen ortadan kalkar. Yıllar sonra “şimdi de icraya veririm” diyen kişi, elindeki kararın tahsil için geç kalınmış bir kâğıda dönüştüğünü öğrendiğinde yaşanan şaşkınlık, telafisi zor bir pişmanlığa dönüşür.
Üçüncü duvar “karşı tarafın üzerinde bir şey olmaması” problemidir. Mahkeme karar verir; borçlunun adına kayıtlı taşınmaz yoktur, araç yoktur, banka hesabı boş olabilir. Bu tabloda dava kazanılmıştır, tahsilat ise fiilen imkânsız hâle gelebilir. Bu gerçeği acı yapan şey şudur: Haklılığın derecesi ne olursa olsun, tahsilat somut malvarlığıyla ilişkilidir. Bu nedenle dava açmadan önce yalnızca “haklı mıyım?” sorusu değil, “bu alacağı tahsil etme ihtimalim nedir?” sorusu da sorulmalıdır. Hukuk, haklılıkla başlar; sonuca ulaşmak ise stratejiyle devam eder.
Bir diğer yaygın hata, süreci bütünüyle avukata bırakıp kişinin kendini tamamen geri çekmesidir. Avukatın işi yönetmesi esastır; buna rağmen müvekkilin dosyayı sahipsiz bırakmaması gerekir. Tebligatlar, iletişim, icra adımı, bilgi akışı ve zaman takibi gibi başlıklar ihmal edildiğinde, kazanılmış hakların kıymeti azalır. “Ben bilgilendirilmedim” cümlesi de çoğu zaman sanıldığı kadar koruyucu değildir; hukuk, takip sorumluluğunu büyük ölçüde hak sahibinin omuzlarına bırakır.
Sonuç nettir: Mahkemeyi kazanmak bir son değil, çoğu dosyada tahsilat yolunun başlangıcıdır. Karar elinize geçtiği gün, “bitti” değil “başladı” demek daha gerçekçidir. Hak, mahkeme kararıyla tanınır; paraya dönüşmesi ise doğru adım, doğru zaman ve doğru takip ister. Dikkat edin: Mahkeme hakkı verir; paraya çevirmek için dosyayı takip etmeyen, kazandığı davayı zamanla kendi eliyle kaybedebilir.