Her sabah yeni bir cinayet haberiyle uyanan bir toplum haline geldik. Aile içi şiddet, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, sokak kavgaları… Artık bu haberler bizi şaşırtmıyor.
İşte asıl tehlike de burada başlıyor: Şiddete alışıyoruz.
Bu ülkede ekonomi araştırılıyor, siyaset tartışılıyor, teknoloji konuşuluyor. Ancak toplumun ruh sağlığı, ahlaki çözülmesi ve değer kaybı yeterince sorgulanmıyor. Oysa yaşadığımız şiddet dalgası bir sonuçtur; asıl nedenler görmezden gelinmektedir.
Televizyon ekranlarında her akşam Türk aile yapısına uygun olmayan senaryolar izletiliyor. Entrika, ihanet, yolsuzluk, gayrimeşru ilişkiler, hatta ensest imaları neredeyse sıradanlaştırılıyor. Üstelik bu içerikler eleştirilmeden, sorgulanmadan, normalmiş gibi sunuluyor. Gençlerimize rol model diye sunulan karakterler, ahlaki bir çöküşün vitrini haline geliyor.
Peki bu yayınlara karşı caydırıcı yaptırım var mı?
Ne yazık ki yok.
Bir zamanlar sinema vardı. Komşuluğu, dayanışmayı, merhameti anlatan diziler vardı. “Perihan Abla”, “Bizim Mahalle” gibi yapımlar topluma hem ayna tutar hem de umut verirdi. Kemal Sunal güldürürken düşündürür, Levent Kırca eleştirirken insanı incitmeden uyandırırdı.
Bugün ise ekranlarda ya korku var ya şiddet. Umut yok, vicdan yok, insan sıcaklığı yok. Yeşilçam’ın gözyaşı bile bugünün karanlık yapımlarından daha masum, daha öğreticiydi.
Bir toplum sadece ekonomiyle çökmez.
Bir toplum önce kültürüyle, ahlakıyla, değerleriyle çöker.
Bugün çocuklarımızın izlediği içerikler yarının karakterini şekillendiriyor. Biz ekranlara teslim edilmiş bir nesil yetiştiriyoruz. Sonra da şiddetin neden arttığını sorguluyoruz.
Oysa şiddet sokakta başlamıyor.
Önce ekranda, sonra zihinde, en sonunda hayatta başlıyor.
Artık sadece sonuçları değil, sebepleri konuşmak zorundayız.
Çünkü suskun kaldığımız her yanlış, yarının yeni bir manşeti oluyor.