10 Ocak Dünya Çalışan Gazeteciler Günü…
Siyasiler, kurumlar, STK’lar yine süslü cümlelerle gazeteciliğin “kutsallığından”, “demokrasideki vazgeçilmez rolünden” söz etti. Mikrofonlar önünde alkışlanan gazetecilik, perde arkasında ise her geçen gün biraz daha nefessiz bırakılıyor.
Bugün Türkiye’de gazetecilik, maalesef özgür bir meslek olmaktan çok, taraf seçmeye zorlanan bir kimliğe dönüştü. “Taraf olmayan bertaraf olur” sözü, en çok basın için geçerli hâle geldi. Ya bir tarafın sözcüsü olacaksınız ya da bir süre sonra sesiniz kısılacak, ekranınız kararacak, gazeteniz kapanacak.
TRT başta olmak üzere birçok televizyon kanalı, açık şekilde siyasetin güdümüne sokulmuş durumda. Halkın vergileriyle ayakta duran bir kamu kurumu, bugün tarafsızlığını yitirmiş bir özel kanal gibi yayın yapabiliyor. Buna karşılık, tarafsız kalmaya çalışan birkaç gazete ve kanal ise ya ekonomik baskılarla susturuluyor ya da zamanla bir tarafın safına itilmek zorunda kalıyor.
Muhalif olarak adlandırılan kanallar da farklı bir tablo sunmuyor. Onlar da çoğu zaman muhalefetin tamamını değil, belli bir kesimini temsil ediyor; diğer muhalefet partilerini dahi görmezden gelebiliyor. Yani orada da gerçek anlamda bir tarafsızlıktan söz edemiyoruz.
Sonuçta Türkiye’de medya, iki kutup arasına sıkıştırılmış bir siyaset arenasına dönüşmüş durumda. Bu sıkışmışlık, ülkenin gerçek sorunlarının konuşulmasını engelliyor. Gençlerin umutsuzluğu, emeklilerin geçim derdi, işsizliğin acı tablosu, eğitimdeki çöküş, sağlık sistemindeki yorgunluk… Bunlar ekranlarda yok. Çünkü reyting getirmiyor, çünkü siyasi hesaplara uymuyor, çünkü bir tarafı rahatsız edebilir.
Gazeteciler artık toplumun değil, siyasetin nabzını tutmak zorunda kalıyor. Sorularını halk adına değil, ait oldukları ya da ait olmak zorunda bırakıldıkları cephe adına soruyor. Büyük ve hayati toplantılar görmezden gelinirken, belli bir siyasi görüşe ait küçük açıklamalar saatlerce canlı yayınlarla servis edilebiliyor.
Oysa gazetecilik; iktidarın, muhalefetin ya da herhangi bir grubun değil, halkın sesi olmak zorundadır. Gazetecilik; alkışlananı değil, sorgulananı anlatma mesleğidir. Gazetecilik; gücün yanında durmak değil, gücü denetlemekle anlam kazanır.
Bugün Türkiye’de gazeteciliğin en büyük sorunu baskıdan çok, alışılmış teslimiyettir. En tehlikelisi de budur. Çünkü alışılan baskı, zamanla normalleşir; normalleşen baskı ise özgürlüğü sessizce öldürür.
10 Ocak’ta kutlanan şey, ne yazık ki gerçek gazetecilik değildir. Bugün kutlanan, hatırlatılmaya çalışılan ama uygulanmasına izin verilmeyen bir idealin yıldönümüdür.
Bu şartlarda çizgisinden taviz vermeden yayın yapan ayakta durmayı başaran Gaziantep27 gibi gazetelerin varlığı önem arzediyor.
Gün geçmiş olsada; “Hakkı, hukuku, adaleti ve gerçeği yazmaktan vazgeçmeyen; baskıya, tehdide, yalnızlığa rağmen kalemini onuruyla taşıyan tüm gazetecilerin 10 Ocak Dünya Çalışan Gazeteciler Gününü kutluyorum.”
Hepsini birlikte düşündüğümüz de tarafsız gazeteciliğin olmadığı bir ülkede, gerçek demokrasiden söz edemeyiz..!