Bazen insan durup soruyor:

Türk milleti olarak biz hep böyle miydik, yoksa çok talihsiz bir dönemin tam ortasında mı kaldık?

Bizim çocukluğumuz yoklukla geçti. Gençliğimiz sıkıntıyla, imkânsızlıkla, kimi zaman şiddetin gölgesinde büyüdü. Sonra milenyum geldi. Yeni bir yüzyıla girdik. Teknoloji çağ atladı. Bilgiye ulaşmak saniyelere indi. Bilim, iletişim, üretim… Her şey kolaylaştı.

Ama insanlık kolaylaştı mı?

Televizyonu açıyoruz: kavga, entrika, şiddet.

Dizilerde güç; kaba kuvvetle, bağırmayla, tehdit ile temsil ediliyor.

İnterneti açıyoruz: çeteler, sokak kavgaları, madde bağımlılığı, lüks ve şatafatın özendirilmesi…

Gençlerimize örnek göstermek istediğimiz isimlerin bir kısmı uyuşturucu dosyalarında, bir kısmı karanlık ilişkilerde, bir kısmı ise sadece tüketim çılgınlığının vitrini olmuş durumda.

Çocuklarımızı sosyal medyadan uzaklaştıralım diyoruz, yalnızlaşıyorlar.

Sokaktan uzaklaştıralım diyoruz, içine kapanıyorlar.

Televizyonu kapatalım diyoruz, haberleri açınca yine kavga, yine hakaret, yine öfke…

Mecliste halkın oylarıyla seçilmiş temsilcilerin birbirine küfür ettiği, fiziki müdahalede bulunduğu görüntüler izliyoruz.

Siyasette dil sertleştikçe toplum da sertleşiyor.

Liderin kullandığı üslubun bir alt kademede iki katına çıktığını görüyoruz.

Halk geçim derdinde.

Çiftçi üretim maliyetleriyle boğuşuyor.

Köylü toprağını ayakta tutmaya çalışıyor.

Çalışan ay sonunu getirme mücadelesi veriyor.

Ama siyaset çoğu zaman halkın derdiyle dertlenmek yerine, rakibi küçültme, itibarsızlaştırma ve saflaştırma dili üzerinden ilerliyor. “Ya bendensin ya karşımdasın” anlayışı, toplumu iki kutup arasına sıkıştırıyor.

Daha tehlikelisi ise şu:

Yalanın, rüşvetin, torpilin; “bizden yaparsa sorun değil” mantığıyla normalleştirilmesi.

Gemiyi kurtaranın kaptan ilan edildiği, liyakatin konuşulup uygulanmadığı, bilgi ve emeğin geri planda bırakıldığı bir düzende çocuklarımıza ne diyeceğiz?

“Çok çalış, oku, emek ver; hak ettiğin yere gelirsin” diyebilecek miyiz?

Yoksa çocuklarımız sessizce şunu mu öğrenecek:

Yükselmenin yolu bilgi değil, bağlantı.

Başarının anahtarı emek değil, yakınlık.

Haklı olmak değil, güçlü olana yaslanmak.


İşte asıl kırılma noktası burada.


Toplumlar ekonomik krizlerle sarsılır ama ahlaki çürüme ile çöker.

Bir milletin gerçek yıkımı, değerlerini kaybettiği gün başlar.

Eğer torpili zekâdan üstün tutarsak, eğer yolsuzluğu partizanlıkla aklarsak, eğer haklıyı değil “bizden olanı” savunursak, yarın çocuklarımızın yüzüne bakacak cesareti bulamayız.

Ama hâlâ geç değil.

Bu ülke nice badireler atlattı.

Yokluk gördü, işgal gördü, darbe gördü; yine ayağa kalktı.

Bugün de ayağa kalkmanın yolu; bağırmak değil, doğruda birleşmektir.

Kör sadakat değil, ilkeye sadakattir.

Adam kayırmak değil, ehliyet ve liyakati baş tacı etmektir.

Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; temiz bir isim, dik bir duruş ve adil bir düzen talebidir.

Ya bu çürümeyi seyredeceğiz, ya da önce kendi hayatımızdan başlayarak adaleti, emeği ve ahlakı savunacağız.

Başka bir çıkış yolu yok.

Ve belki de asıl soru şu:

Talihsiz bir dönemde mi yaşıyoruz,

yoksa talihimizi değiştirecek iradeyi göstermeye hazır mıyuz?

Müşterek dualarda unutulmamak dileğiyle hayırlı cumalar