Rivayet olunur…
Saray sofrasında patlıcanın faydaları konuşulur. Padişahın yüzünde en ufak bir memnuniyet belirdiği anda, soytarı söze girer; patlıcan göklere çıkar, şifa olur, nimet olur. Akşama sofraya patlıcan gelir.
Padişah bir-iki kaşık alır. Tadını beğenmez.
“Bu ne acı sebzedir, kaldırın!” der.
Soytarı hiç tereddüt etmez. Aynı patlıcan bu kez yerin dibine sokulur.
Padişah dayanamaz:
“Dün övüyordun, bugün yeriyorsun. Sen ne biçim adamsın?”
Cevap nettir, ibretliktir:
“Sultanım, ben sizin soytarınızım; patlıcanın değil.”
Bu cümle, bir mizah cümlesi değil; bir zihniyet itirafıdır.
Patlıcan değişmemiştir.
Değişen, iktidarın iştahıdır.
Soytarı ise her zamanki gibi görevini yapmıştır: Gücün hoşuna giden neyse onu söylemiştir.
Bugün de farklı mı?
Dün alkışlananlar bugün lanetleniyor.
Dün “yerli ve milli” olanlar bugün “zaten sorunluydu” denilerek kenara itiliyor.
Dün aynı kürsüden konuşanlar, bugün “biz o masada yoktuk” diye geçmişi inkâr ediyor.
Bu ülkede fikirler sık sık yeniden ambalajlanıyor, ama patlıcan hep aynı patlıcan.
Değişen sadece soytarının tonu.
Soytarı ilke taşımaz.
Hafıza taşımaz.
Utanma yükü hiç taşımaz.
Onun pusulası vicdan değil, rüzgârdır.
Rüzgâr nereye eserse, söz oraya döner. Dün ak dediğine bugün kara demek maharet sayılır. Çünkü mesele doğru olmak değil, yerinde durmaktır.
Oysa tarih şunu öğretir:
Soytarılar sarayda çok olur ama tarihte yoktur.
Tarih, patlıcanı dün de bugün de aynı cümleyle savunanları yazar.
Gücün gölgesine sığınıp hakikatten kaçanları ise sessizce siler.
Mesele patlıcan değildir.
Mesele, kime göre konuştuğumuzdur.
Ve asıl soru şudur:
Biz hakikatin mi yanındayız,
yoksa iktidarın sofrasında bir kaşık fazla alabilmek için
dünün sözünü bugün inkâr etmeye hazır mıyız?
Çünkü padişahlar değişir, saraylar yıkılır…
Ama soytarı zihniyeti,
her devirde kendine mutlaka bir yer bulur.
Anladınız kimdir o soytarılar!
Büyük küçük saraylı saraysız soytarılar hariç, Müşterek dualarda unutulmamak dileklerimle hayırlı cumalar