Geçtiğimiz hafta AK Parti grup toplantısında Cumhurbaşkanı Sn. R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı dikkatle dinledim. Özellikle İran’a yönelik saldırılar ve bölgedeki gelişmeler bağlamında verilen mesajlar, Türkiye’nin dış politikadaki geleneksel denge anlayışını hatırlatması açısından önemliydi.

Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, Ortadoğu’nun birçok ülkesinin aksine, yüzyıllara dayanan bir sınır istikrarına sahiptir. 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana 534 km’lik iki ülke sınırı büyük ölçüde korumuş, zaman zaman siyasi gerilimler yaşansa da doğrudan çatışmaya sürüklenmemiştir. Neredeyse 400 yıldır birbirine ok atmamış iki ülkeyiz. Bu durum, bölgede nadir görülen bir devlet geleneğinin göstergesidir.

Elbette Türkiye ile İran arasında görüş ayrılıkları vardır. Bölgesel politikalar, nüfuz alanları ve stratejik yaklaşımlar zaman zaman farklılaşabilir.

Ancak bu farklılıklar, binlerce kilometre öteden gelip Ortadoğu’nun kaderini belirlemeye çalışan aktörlerin politikalarını meşrulaştıracak bir gerekçe olamaz.

Bugün Ortadoğu’daki krizlerin önemli bir bölümünde bölge dışı güçlerin etkisi açıkça görülüyor. Bir tarafta güvenlik politikaları sıkça tartışılan Katil İsrail, diğer tarafta küresel askeri ve siyasi müdahaleleriyle öne çıkan emperyalist Amerika Birleşik Devletleri… Bu iki aktörün bölgedeki hamleleri çoğu zaman yeni gerilimleri tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin mezhep merkezli bir bakış yerine devlet aklıyla hareket etmesi yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur.

Türkiye’nin bu tür krizlerde doğrudan taraf olmaması, çoğu zaman yanlış yorumlanır. Oysa tarafsızlık bazen en güçlü duruştur. Elbette tarafsızlığın da bir onuru vardır ve Türkiye’nin tarihsel tecrübesi bu dengeyi korumanın ne kadar önemli olduğunu defalarca göstermiştir. Devletimiz bu tarafsızlığını Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin âli menfaatleri için koruyabilirse geliştirebilirse ne kadar gurur duysak azdır.

Ancak dış politikadaki bu denge arayışı, iç politikadaki gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor.

Türkiye’de son yıllarda ekonomik şartların ağırlaştığı bir gerçek. Enflasyonun yükseldiği, hayat pahalılığının geniş kesimleri zorladığı bir dönemde özellikle emekliler ve sabit gelirli vatandaşlar ciddi bir geçim mücadelesi veriyor.

Gazeteci Levent Gültekin öngörüleri dikkate alınması gereken ender gazetecilerde biri, zaman zaman dile getirdiği konular hoşumuza gitmese de, son tespitlerinin ülkeyi yönetenler tarafından çok iyi analiz edilmesinde fayda var. Sn Cumhurbaşkanına yalvaran ifadelerle yapmış olduğu çağrılar gerçekten çok çok değerli.

Siyasi liderliğin ekonomik sıkıntılar konusunda kamuoyuna daha güçlü ve somut mesajlar vermesi gerektiği yönünde toplumda ciddi bir beklenti oluşmuş durumda. Bayram ikramiyeleri ya da emekli maaşlarında yapılacak anlamlı düzenlemeler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal moral açısından da önemli bir karşılık bulabilir.

Ekonomi kadar önemli bir diğer mesele ise hukuk ve adalet algısı!

Son dönemde bazı belediyelere yönelik yürütülen soruşturmalar ve operasyonlar kamuoyunun yakından takip ettiği başlıklar arasında yer alıyor. Yolsuzlukla mücadele elbette devletin en temel görevlerinden biridir ve kim suç işlemişse siyasi kimliği ne olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir.

Ancak bu süreçlerin yürütülme biçimi, toplumda adalet duygusunun güçlenmesi açısından büyük önem taşır.

Örneğin Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan hakkında yürütülen tartışmalar ya da Cumhurbaşkanlığı adaylığı konuşulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu etrafındaki hukuki süreçler, kamuoyunda farklı yorumlara yol açabiliyor.

İnsan sormadan edemiyor Tanju Özcan emniyete çağrılsa gelmez kaçarmıydı da jandarma sabahın köründe evini basıyor.

Ekrem İmamoğlu ve yüzlerce muhalefet belediyeci 1 yıldır niye hapiste pardon yanlış anlaşılmış suçlu olmadıkları anlaşılırsa bunun telafisi nasıl olacaktır merak ediyorum.

Hukuk devletlerinde temel prensip nettir: Suç isnadı varsa yargı hızlı, şeffaf ve tarafsız biçimde karar verir. Böylece hem suç işleyenler cezalandırılır hem de siyasi tartışmaların yargı üzerinden şekillendiği algısı ortadan kalkar.

Aksi durumda ortaya çıkan belirsizlikler, toplumun siyaset kurumuna ve adalet sistemine olan güvenini zayıflatabilir.

Türkiye bugün aynı anda üç önemli sınavdan geçiyor: bölgesel krizlerin ortasında dengeli bir dış politika yürütmek, ekonomik sıkıntılar karşısında vatandaşın refahını korumak ve hukuk sistemine duyulan güveni güçlendirmek.

Bu üç alan birbirinden bağımsız değildir. Güçlü bir devlet yalnızca askeri veya diplomatik gücüyle değil, adalet duygusunu ve ekonomik istikrarını koruyabildiği ölçüde ayakta kalır.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki asıl mesele yalnızca siyasi rekabet değil; devlet kurumlarına duyulan güveni, toplumsal dengeyi ve adalet duygusunu güçlendirecek politikaları hayata geçirebilmektir.

Çünkü güçlü devletler yalnızca iktidarlarını değil, adaletlerini de büyütebildikleri ölçüde kalıcı olurlar.!