Kahramanmaraş’ta ve Şanlıurfa’da yaşanan okul saldırıları, elbette Türkiye’nin tamamını temsil eden olaylar değildir. Bunları bütün gençliğe mal etmek de doğru olmaz. Ancak bu hadiseler, görmezden gelinemeyecek kadar ciddi bir gerçeği yeniden yüzümüze vurmuştur: Eğitim sisteminde uzun süredir bir yön kaybı yaşanıyor ve bunun toplumsal yansımaları giderek daha ürkütücü hale geliyor.

Türkiye’de eğitim sistemi neredeyse her gelen bakanla yeniden şekilleniyor.

Her yönetici kendi anlayışını, kendi modelini, kendi izini bırakmak istiyor. Oysa eğitim, kişisel gösteri alanı değil; bir milletin geleceğini inşa eden en temel kurumdur. Sürekli değişen sınav sistemleri, müfredatlar, okul yapıları, isimler, modeller… Bunların hiçbiri çocuklara güven vermediği gibi, velileri, öğretmenleri ve öğrencileri de yorup yıprattı.

Bir ülkede eğitim sistemi neden değiştirilir?

Eksikleri gidermek, çocuklara daha iyi imkânlar sunmak, gençleri geleceğe daha güçlü hazırlamak için değiştirilir. Ancak bizde yapılan birçok değişiklik, ne yazık ki toplumun lehine sonuçlar üretmedi.

Sekiz yıllık eğitim, ardından on iki yıllık eğitim… Gençler yıllarca okul sıralarında tutuldu ama mezun olduklarında ne bir meslek sahibi olabildiler ne de hayata dair güçlü bir beceri kazandılar. Diploma arttı, nitelik geriledi.

Bugün birçok genç, ne yapmak istediğini bilmeden, bir hedefe sahip olmadan, yalnızca günü kurtarmaya çalışan bireylere dönüşüyor. Sosyal medya bağımlılığı, dijital savrulma, aidiyet eksikliği ve kimlik bunalımı da bunun üzerine ekleniyor. Sonra toplum, neden öfkeli, neden boşlukta, neden yönsüz bir gençlik ortaya çıktı diye şaşırıyor.

Asıl mesele tam da burada başlıyor: Eğitim yalnızca bilgi vermek değildir. Eğitim aynı zamanda karakter kazandırmak, aidiyet duygusu oluşturmak, sorumluluk bilinci aşılamaktır. Vatan sevgisi, millet şuuru, topluma faydalı olma arzusu çocuk yaşta kazanılır. Eğer bunu vermezseniz, gençliği ekranlara, sanal dünyaya ve sahte rol modellere teslim edersiniz.

Bu noktada yıllardır tartışılan Andımız meselesi de önemlidir. “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesinden rahatsız olanların, bunu ayrıştırıcı gösterenlerin anlamadığı bir gerçek vardı: Andımız, çocuklara bir etnik üstünlük değil; aidiyet, birlik, çalışkanlık ve sorumluluk duygusu vermeyi amaçlayan bir metindi. Elbette her uygulama tartışılabilir, yöntemler güncellenebilir; fakat çocuklara ortak bir kimlik ve ortak bir ideal sunmaktan vazgeçmenin bedelini bugün daha net görüyoruz.

Bugün gençlerin önemli bir kısmı ne ülkesine bağlılık hissediyor ne de topluma karşı sorumluluk taşıyor. Çünkü yıllarca milli kavramlardan uzaklaştırılan, değerleri küçümsenen, sadece sınav başarısına odaklanan bir nesil yetiştirildi. Sonuçta ne akademik başarı geldi ne toplumsal huzur.

Öte yandan okullardaki güvenlik sorunu da yalnızca kapıya güvenlik görevlisi koyarak çözülemez. Elbette güvenlik önlemleri artırılmalıdır. Ancak her okula bir polis göndermekten önce, çocukların ruh halini anlamak, rehberlik hizmetlerini güçlendirmek, yoksul öğrencinin beslenmesini sağlamak, okul içi psikolojik destek mekanizmalarını yaygınlaştırmak daha kalıcı çözümler sunabilir. Aç gelen, sevgisiz büyüyen, değersiz hisseden bir çocuğu yalnızca kamerayla koruyamazsınız.

Bir diğer önemli mesele öğretmenin itibarıdır. Öğretmen, toplumun en kıymetli mesleklerinden biridir. Ancak yıllardır öğretmenler hem ekonomik hem sosyal anlamda yıpratıldı. Sözü dinlenmeyen, değersizleştirilen, itibarı azaltılan öğretmenle güçlü bir gelecek kurulamaz. Atatürk’ün öğretmene verdiği değeri yeniden hatırlamak zorundayız. Çünkü öğretmenin güçlü olmadığı yerde okul da güçlü olmaz.

Eğitim sendikal ve siyasi hesaplaşmaların alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Okul müdürlükleri, idarecilikler, makamlar; sadakatin değil liyakatin adresi olmalıdır. Gençlere ideolojik kamplaşmalar değil, ortak değerler verilmelidir. Herkes kendi dünya görüşünü çocuklara empoze etmeye çalışırsa, ortaya millet değil parçalanmış bir toplum çıkar.

Sonuç olarak Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olaylar bir alarmdır. Bu alarmı yalnızca güvenlik sorunu olarak okumak eksiktir. Bu alarm; eğitimde savruluşun, değer kaybının, plansızlığın ve gençliği ihmal etmenin sonucudur.

Türkiye’nin yeniden güçlü bir Milli Eğitim anlayışına ihtiyacı vardır. Gerçekten milli düşünen, çocukların geleceğini siyasetin üstünde tutan kadrolara ihtiyaç vardır. Çocuklara “Ne mutlu Türküm diyene” demeyi çok görmek yerine, onları boşlukta büyütmenin daha büyük bir yanlış olduğunu anlamamız gerekir.

Çünkü mesele bir metni okutmak değil; mesele bir nesle kimlik, özgüven, sorumluluk ve aidiyet kazandırabilmektir. Bunu başaramayan her sistem, ne kadar değiştirilirse değiştirilsin başarısız olmaya mahkûmdur.