Eviniz aranabilir, telefonunuza el konulabilir, mesajlarınız incelenebilir, banka hesaplarınızdaki hareketler araştırılabilir. Yıllar önce gönderdiğiniz ve varlığını bile unuttuğunuz bir mesaj, hiç önemsemeden çektiğiniz bir fotoğraf ya da yaptığınız bir internet araması günün birinde karşınıza delil olarak çıkabilir. Kısacası, dijital dünyada bıraktığımız hemen her iz, şartları oluştuğunda hakkımızda bir şeyler anlatabilir.
Son birkaç yılda bu dijital izlere bir yenisi daha eklendi: Yapay zekâyla yaptığımız konuşmalar.
Bundan üç yıl önce birine, “Yakında yapay zekâyla saatlerce konuşacaksın. Dertleşeceksin. Aileni, ilişkilerini, korkularını anlatacaksın. Belki arkadaşına bile söylemediğin şeyleri ona söyleyecek, aklındaki planları onunla paylaşacak, bazen de yalnızca içini dökeceksin” deseydiniz, muhtemelen biraz garip karşılanırdınız. Cümlenin devamında, “Bir gün bir suçun şüphelisi olursan bu konuşmaların da soruşturmanın konusu hâline gelme ihtimalini tartışacağız” deseydiniz, muhtemelen artık sizi hiç ciddiye almazlardı.
Bugün geldiğimiz noktada ise yapay zekâ yalnızca soru sorup cevap aldığımız bir araç değil. İnsanlar onunla dertleşiyor, fikirlerini tartışıyor, plan yapıyor, karar vermeden önce seçeneklerini değerlendiriyor. Bir insanın gerçek hayatta kimseye anlatmadığı bir düşünceyi yapay zekâya yazması artık hiç de şaşırtıcı değil. İşin hukuken ilginç tarafı tam da burada başlıyor. Çünkü insanın kendi zihninde kalan düşüncesiyle, o düşünceyi yazıp dijital bir veri hâline getirmesi aynı şey değil.
Bir suç soruşturması düşünelim. Şüphelinin telefonu veya diğer dijital materyalleri hukuka uygun şekilde incelemeye alınıyor ve yapay zekâyla yaptığı konuşmalara ulaşılıyor. Şüpheli, suçtan önce belirli bir konuyu araştırmış, birtakım sorular sormuş veya daha sonra gerçekleşen olayla benzer bir senaryo üzerine konuşmuş. Böyle bir kayıt soruşturma açısından önem taşıyabilir mi? Elbette taşıyabilir. Dijital platformlarda bırakılan kullanıcı verileri adli soruşturmaların bir parçası hâline gelebiliyor. Bazı yapay zekâ şirketleri de yetkili kamu makamlarından gelen kullanıcı verisi taleplerini hukuki süreçler çerçevesinde değerlendirdiklerini ve bunlara ilişkin şeffaflık raporları yayımladıklarını belirtiyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir insanın yapay zekâya bir suç hakkında soru sorması, o suçu işlediğini göstermez. Cinayet romanı yazıyor olabilir, izlediği bir filmden merak etmiş olabilir, tamamen hayalî bir senaryoyu tartışıyor olabilir. Öfkeyle söylediği bir söz gerçekten yapmayı planladığı bir şey anlamına da gelmeyebilir. Yapay zekâya yazılan bir cümle ile suçun işlendiğinin ispatı aynı şey değildir. Böyle bir konuşmanın hangi bağlamda yapıldığı, nasıl elde edildiği, soruşturulan olayla bağlantısı ve diğer delillerle birlikte ne ifade ettiği ayrıca değerlendirilmelidir.
Asıl mesele de zaten burada. Dijital çağda bir cümleyi bulmak kolaylaşıyor, o cümlenin gerçekte ne anlama geldiğini belirlemek ise hâlâ hukukun işi.
Üstelik yapay zekâ konuşmalarının diğer dijital kayıtlardan farklı bir yönü var. İnsanlar arama motoruna genellikle birkaç kelime yazarken yapay zekâyla karşılıklı konuşuyor. Sorunun devamını getiriyor, düşüncesini açıklıyor, bazen itiraz ediyor, bazen fikrini değiştiriyor. Ortaya yalnızca “ne aradığını” değil, kimi zaman nasıl düşündüğünü de gösteren uzun bir konuşma çıkabiliyor. Bu nedenle yapay zekâ görüşmeleri, gelecekte dijital delil tartışmalarının en ilginç alanlarından biri olmaya aday görünüyor.
Hukuk açısından sınırın doğru çizilmesi ise son derece önemli. Bir tarafta suçların aydınlatılması ve delillerin ortaya çıkarılması ihtiyacı, diğer tarafta özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunması ve hukuka aykırı elde edilen delillerin kullanılamaması gibi temel güvenceler bulunuyor. Telefonunuza el konulmuş olması, dijital hayatınızdaki her verinin sınırsız ve amaçsız biçimde incelenebileceği anlamına gelmemeli. Teknoloji değişse de hukukun temel sorusu değişmiyor: Delil nasıl elde edildi ve hukuka uygun mu?
İşin biraz daha düşündürücü tarafı ise bundan sonra başlayabilir.
Bundan birkaç yıl önce insanların en özel düşüncelerini bir yapay zekâya anlatacağını ve bu konuşmaların bir gün ceza dosyalarında tartışılabileceğini söyleselerdi, çoğumuz bunu da uzak bir ihtimal olarak görürdük. Bugün bunun hukuki sınırlarını konuşabiliyoruz. Kim bilir, belki gelecekte bambaşka bir sorunun cevabını arayacağız. Beyin-bilgisayar teknolojileri geliştikçe insanın yalnızca düşündüğü bilgilerden anlamlı sonuçlar çıkarılabilirse ne olacak? Susma hakkını kullanan bir insan konuşmadığı hâlde zihinsel verilerinden bilgi elde edilmesi mümkün olursa, o kişi gerçekten susmuş sayılacak mı?
Bugün Anayasa'nın 38. maddesi, hiç kimsenin kendisini veya kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya ya da bu yolda delil göstermeye zorlanamayacağını söylüyor. Geleceğin teknolojisinin hukuka hangi soruları soracağını bugünden kesin olarak bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var: Teknoloji geliştikçe yalnızca hayatımız değil, mahremiyet dediğimiz alanın sınırları da değişiyor.
Bir zamanlar sırlarımızı yalnızca zihnimizde saklıyorduk. Sonra günlüklerimize yazdık, bilgisayarlarımıza kaydettik, telefonlarımızda taşıdık. Şimdi bazılarını yapay zekâya anlatıyoruz.
Bugün yapay zekâya kendi ellerimizle yazdığımız düşüncelerin bir suç dosyasında delil olup olamayacağını tartışıyoruz. Yarın teknolojinin bizi hangi hukuki soruyla karşı karşıya bırakacağını bilmiyoruz.
Belki de birkaç yıl sonra tartışacağımız soru, ne söylediğimiz değil, henüz söylemediğimiz bir düşüncenin delil olup olamayacağı olacak.
Yapay Zekâya Anlattıklarınız Bir Gün Delil Olabilir mi?
Emel Meltem Tan
Yorumlar