Bir davayı kaybettiren şeyin çoğu zaman kanun olmadığını söylesem bana inanır mıydınız?

Hatta biraz daha ileri gideyim. Aynı delillere, aynı kanun maddelerine ve aynı haklılığa sahip iki dosyanın bambaşka sonuçlarla tamamlanabileceğini söylesem?

İlk bakışta kulağa garip geliyor. Çünkü hukuk denildiğinde aklımıza ilk olarak kanun gelir. Oysa yıllardır farklı uyuşmazlıklarla ilgilenirken dikkatimi çeken bir gerçek var. Kanunun önüne geçen değil, fakat kanunun nasıl uygulanacağını çoğu zaman etkileyen başka bir unsur daha var: İnsan.

Bunu söylerken hukuku ikinci plana ittiğimi düşünmeyin. Böyle bir iddiam olsaydı, mesleğimin temelini inkâr etmiş olurdum. Bir davanın omurgasını her zaman kanun, deliller ve usul kuralları oluşturur. Bunlardan biri eksikse, ne iyi bir strateji ne de güçlü bir hitabet o eksikliği telafi edebilir. Fakat tam da bu nedenle şu soruyu sormaya değer buluyorum: Kanun aynıysa, deliller benzerse ve taraflar da kendilerini haklı görüyorsa, bazı davalar neden bambaşka sonuçlanıyor?

Bu sorunun cevabını yalnızca kanunlarda ararsak resmin tamamını göremeyiz. Çünkü mahkemenin önüne gelen dosya yalnızca dilekçelerden ibaret değildir. O dosyanın içinde insanların aylar, hatta bazen yıllar boyunca verdiği kararlar vardır. Öfkeyle gönderilmiş bir mesaj, düşünmeden atılmış bir imza, sırf gurur uğruna reddedilen bir uzlaşma, avukata önemsiz sanıldığı için anlatılmayan bir ayrıntı... Bunların hiçbiri yaşandığı gün bir dava konusu gibi görünmez. Fakat gün gelir, hepsi hukuki değerlendirmenin bir parçasına dönüşür.

İşte tam da bu noktada çoğu zaman gözden kaçan başka bir unsur devreye girer. Bir uyuşmazlığı değerlendirirken yalnızca kanun maddelerine bakmak yeterli olmayabilir. Tarafların hangi amaçla hareket ettiği, hangi konuda geri adım atabilecekleri, hangi noktada uzlaşmaya kapalı oldukları ya da bir sonraki adımda nasıl bir yol izleyebilecekleri de sürecin önemli parçalarından biridir. Çünkü hukuk, yalnızca yaşanmış olayları değerlendirmekten ibaret değildir; aynı zamanda o olayların nasıl gelişebileceğini öngörerek doğru zamanda doğru hukuki adımı atmayı da gerektirir.

Bu nedenle iyi yönetilen bir dava, yalnızca güçlü bir hukuki bilgiyle açıklanamaz. Elbette hukuk bilgisi vazgeçilmezdir. Ancak bunun yanında insan davranışlarını doğru okuyabilmek, süreci sağduyuyla yönetebilmek ve karşı tarafın olası hamlelerini hesaba katarak strateji oluşturabilmek de büyük önem taşır. Satrançta yalnızca kendi hamlenizi düşünerek başarılı olamayacağınız gibi, bir uyuşmazlıkta da yalnızca kendi haklılığınıza odaklanmanız çoğu zaman yeterli değildir.

Bu durum yalnızca tek bir hukuk alanına özgü değildir. Aile hukukunda da, şirket ortakları arasındaki uyuşmazlıklarda da, iş hukukunda da benzer davranış kalıplarıyla karşılaşılır. Kanunlar değişebilir, uyuşmazlığın konusu değişebilir; fakat öfke, acelecilik, inat, yanlış iletişim, eksik bilgi paylaşımı ve plansız hareket etmenin doğurduğu sonuçlar çoğu zaman birbirine benzer. Bazen dava, mahkeme salonunda değil; o salona gelmeden çok önce verilen yanlış kararlarla zorlaşmaya başlar.

Belki de bu yüzden iyi bir dava dosyası yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceği de hesaba katar. Çünkü hukuki bilgi size bugünü açıklar, stratejik bakış ise yarını düşünmenizi sağlar. Bir sonraki hamleyi öngörebilmek, yalnızca karşı tarafı değil, gerektiğinde kendi duygularınızı da yönetebilmeyi gerektirir. Haklı olduğuna inanmak başka, haklılığını koruyacak şekilde hareket etmek ise bambaşka bir şeydir.

Bu nedenle bir uyuşmazlığın içine düştüğünüzde kendinize yalnızca "Haklı mıyım?" diye sormayın.

Şunu da sorun:

"Bugün verdiğim kararlar, yarın haklılığımı güçlendirecek mi; yoksa zayıflatacak mı?"

Çünkü mahkemeler kanunla karar verir.

O kararın dayandığı dosya ise çoğu zaman, insanların süreç boyunca verdiği kararlarla yazılır.