Yaz gelince sahillerde hepimizin en az bir kez karşılaştığı bir manzara var. Denize ulaşmak istiyorsunuz; önünüzde şezlonglar, masalar, localar ve bir işletme duruyor. Birkaç adım sonra da o meşhur cümle geliyor: “Burası özel alan.” İnsan ister istemez duruyor. Gerçekten öyle mi? Bir işletme sahilin önüne şezlonglarını yerleştirdiğinde, o sahil artık yalnızca müşterilerine mi ait oluyor? Şezlong kiralamadan, yemek yemeden veya giriş ücreti ödemeden havlunuzu kuma serip denize girebilir misiniz?
Bu tartışma yalnızca tatilcilerle işletmeler arasında yaşanan sıradan bir yaz kavgası değil. Benzer bir olay yıllar önce Çeşme’de yaşandı ve mesele Yargıtay Ceza Genel Kurulunun önüne kadar gitti. Olayda bir vatandaş, sahilde faaliyet gösteren işletmenin hizmetlerinden yararlanmadan kıyıda bulunmak ve denize girmek istiyor. İşletme çalışanı ise bulunduğu alanı terk etmesini istiyor. Yaşanan müdahale sonrasında başlayan yargılama oldukça dikkat çekici bir noktaya ulaşıyor. Çünkü konu yalnızca “Bu sahili kim kullanabilir?” tartışması olarak kalmıyor; kişinin özgürlüğüne yönelik müdahale nedeniyle kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu bakımından da değerlendiriliyor.
Aslında hukukun kıyılara bakışı oldukça açık. Anayasa’ya göre kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altında. Kıyı Kanunu ise kıyıların herkesin eşit ve serbest kullanımına açık olduğunu düzenliyor. Dolayısıyla denizin hemen önünde bir otelin, restoranın veya beach club’ın bulunması, o işletmeye kıyıyı kendi özel mülkü gibi kapatma hakkı vermiyor.
Burada önemli bir ayrım var. “Sahiller halkındır” demek, kıyıda faaliyet gösteren işletmelerin sunduğu her hizmetten ücretsiz yararlanılabileceği anlamına gelmiyor. İşletmeler şezlong, şemsiye, loca, duş, yiyecek ve içecek gibi çeşitli hizmetler sunabilir ve bunlar karşılığında ücret talep edebilir. Ücret ödemek istemeyen bir kişinin bu hizmetlerden yararlanamaması başka, kıyıya erişiminin veya denize girmesinin engellenmesi ise bambaşka bir hukuki mesele.
Sorun tam da bu iki alan birbirine karıştırıldığında başlıyor. Bir işletmenin kıyıda ticari faaliyet yürütmesi, o kıyının kullanım hakkının bütünüyle işletmeye geçtiği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla mesele “Şezlong kullanacaksan ücretini öde” noktasından çıkıp “Ücret ödemiyorsan burada bulunamazsın veya buradan denize giremezsin” noktasına geldiğinde hukuki sınır da değişiyor.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararını özellikle önemli kılan da bu. Somut olayda kişinin kıyıda bulunmasına yönelik müdahale, olayın gerçekleşme biçimi ve kullanılan tehdit nedeniyle yalnızca kıyı mevzuatına aykırılık olarak değerlendirilmedi. Bir insanın hukuken bulunma hakkına sahip olduğu yerde kalmasının veya hareket etmesinin zorla ya da tehditle engellenmesi, şartları oluştuğunda ceza hukukunun alanına da girebiliyor.
Elbette buradan “Sahilde ücret isteyen her işletmeci hapis cezası alır” sonucu çıkarılamaz. Ceza hukukunda somut olayın nasıl gerçekleştiği önemlidir. Her ücret talebi, her tartışma veya her “Burada oturamazsınız” sözü otomatik olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturmaz. Müdahalenin niteliği, tehdit veya zorlamanın bulunup bulunmadığı ve kişinin hareket özgürlüğünün gerçekten sınırlandırılıp sınırlandırılmadığı ayrıca değerlendirilir.
Yine de karar, özellikle yaz aylarında sıkça unuttuğumuz bir sınırı oldukça net biçimde hatırlatıyor. Bir işletme denizin kenarında faaliyet gösterebilir. Kıyıda hukuken kendisine tahsis edilen alanlarda hizmet sunabilir, şezlong ve şemsiye koyabilir ve sunduğu hizmetlerin karşılığında ücret isteyebilir. Bunların hiçbiri, denizin önündeki kıyıyı işletmenin özel mülküne dönüştürmez.
Belki de bu yaz sahilde “Burası özel alan” cümlesini duyduğunuzda sorulması gereken ilk soru bu nedenle çok basit: Neresi?
Çünkü şezlong işletmenin olabilir, kıyı değil.