Türkiye son yıllarda yalnızca ekonomik sorunlarla değil, aynı zamanda hukuk ve demokrasiye olan güvenin aşınmasıyla da karşı karşıya bulunuyor. Mahkemelerin verdiği kararların toplumun önemli bir kesiminde tartışılır hale gelmesi, siyasi tartışmaların yargı süreçlerinin önüne geçmesi ve hukukun tarafsızlığı konusundaki kaygıların artması, vatandaşların devlete ve kurumlara olan güvenini zedeliyor.

Oysa hukuk, sadece bugün haklı olduğunu düşünenlerin değil, yarın haksızlığa uğrama ihtimali bulunan herkesin ortak güvencesidir. Bir karar bugün hoşumuza gidebilir, bir uygulama bugün siyasi görüşümüze uygun olabilir. Ancak hukukun kişilere, partilere veya dönemsel çıkar hesaplarına göre şekillendiği algısının oluşması, uzun vadede toplumun tamamına zarar verir.

Demokrasinin temel ilkesi millet iradesidir. Seçimlerin, sandığın ve vatandaşın verdiği kararın tartışmasız biçimde korunması gerekir. İnsanlar oy kullanırken iradelerinin sandıkta tecelli edeceğine inanmak ister. Bu inanç zedelendiğinde sadece siyasi partiler değil, demokrasinin kendisi zarar görür. Bu nedenle hukuk ve demokrasi konusunda herkesin aynı hassasiyeti göstermesi, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmesi büyük önem taşımaktadır.

Ne yazık ki son aylarda ülkenin gündemi büyük ölçüde siyasi ve hukuki tartışmalar etrafında şekillenirken, toplumun çözüm bekleyen birçok temel sorunu geri planda kalıyor. Emeklinin geçim sıkıntısı, işçinin alım gücü, çiftçinin üretim maliyetleri ve gençlerin gelecek kaygıları çoğu zaman yeterince konuşulamıyor. Oysa siyaset, vatandaşın gerçek sorunlarına çözüm üretmek için vardır.

Diğer yandan ülkemizde uzun yıllardır tartışılan terör meselesi ve “çözüm süreci” benzeri başlıklar gündeme geldiğinde çok daha hassas davranılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu mesele sadece siyasi bir konu değil, aynı zamanda büyük bedeller ödemiş bir milletin ortak hafızasıdır.

Bu topraklarda terör nedeniyle binlerce asker, polis, öğretmen ve sivil vatandaş hayatını kaybetti. On binlerce aile evladını, eşini, kardeşini toprağa verdi. Dolayısıyla atılacak her adımda, yapılacak her açıklamada ve yürütülecek her süreçte öncelikle şehitlerin hatırası ve şehit ailelerinin vicdanı gözetilmelidir.

Elbette devlet gerekli gördüğü her konuda politika geliştirebilir. Ancak milletin ortak hafızasını yok sayan, acıları görmezden gelen ve şehit ailelerinin duygularını incitecek yaklaşımlar toplumsal vicdanda derin yaralar açabilir. Bu nedenle terörle mücadele konusunda alınacak kararların merkezinde her zaman milletin birliği, devletin bütünlüğü ve şehit ailelerinin hassasiyetleri bulunmalıdır.

Bugün bize düşen görev, hukuku da hafızamızı da kaybetmemektir. Hukuk herkes için lazım olduğu gibi, tarihî tecrübelerimizi ve ödediğimiz bedelleri unutmamak da geleceğimiz için gereklidir. Demokrasi, adalet ve milli birlik birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan değerlerdir.

Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğüne olan güveni güçlendiren, demokratik meşruiyeti koruyan, vatandaşın gerçek sorunlarına odaklanan ve şehitlerimizin emanetine sahip çıkan bir anlayıştır. Ancak bu şekilde hem adalet duygusunu hem de toplumsal huzuru kalıcı olarak sağlayabiliriz.

Hukuk, bugün bize lazım olduğu kadar yarın da lazım olacaktır. Adaletin zedelendiği yerde demokrasi, demokrasinin zedelendiği yerde ise toplumsal huzur ayakta kalamaz. Aynı şekilde, bu vatan uğruna toprağa düşen şehitlerimizin hatırası da günlük siyasi hesapların konusu yapılamaz. Türkiye’nin geleceği; adaleti güçlü, demokrasisi sağlam ve geçmişte ödediği bedelleri unutmayan bir ortak vicdan inşa edebilmesine bağlıdır. Çünkü milletleri ayakta tutan sadece kurumlar değil, aynı zamanda hafızaları ve değerleridir.