Bu meseleye sadece dışarıdan değil, bu ülkenin bedelini ödemiş insanları olarak içeriden bakmak zorundayız. Türkiye, terörle mücadelede on binlerce şehit vermiş bir devlettir. Bu bedeli ödeyenlerin devlete, hukuka ve adalete olan inancı; terörle mücadeledeki tutarlılıkla ayakta kalır. İlkesizlik ise bu inancı kemirir.
Sorun açıktır: Terörle mücadelede ciddi çelişkiler vardır. Elli bin insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütüyle bir dönem müzakere yapılması, kurucusunun meşrulaştırılmaya çalışılması, “çözüm” ve “barış” söylemleriyle toplumsal hafızanın zorlanması; en çok da şehit ailelerinin ve gazilerin vicdanını yaralamıştır. Bu çelişkiler, devlete olan güveni zayıflatmış, hukuka olan inancı sorgulatır hâle getirmiştir.
Bugün gelinen noktada tablo daha da vahimdir. Terör örgütünün siyasi uzantısı olduğunu gizleme ihtiyacı bile duymayan yapılar, Meclis çatısı altında korunur hâle gelmiştir. Devletten maaş alan, dokunulmazlık zırhına bürünen bazı isimlerin; PKK’ya yönelik eleştiriler karşısında devlete parmak sallayabilmesi, terörle mücadeledeki zafiyetin açık göstergesidir. Bu durum sadece güvenlik sorunu değil, aynı zamanda adalet sorunudur.
Son günlerde Suriye’de yaşanan gelişmeler ve buna paralel olarak HDP’lilerin saç örme gibi sembolik protestoları da bu çelişkinin bir başka boyutudur. Daha vahimi, kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan bazı kişilerin hiçbir çekince duymadan bu tür eylemlere destek verebilmesidir. Devletin maaşını alıp, devletin mücadele ettiği terör yapılarının propagandasına alan açılması; şehit vermiş bir milletin vicdanında telafisi zor yaralar açmaktadır.
Teröristin iyisi kötüsü olmaz. İşbirliği yapana “iyi”, karşı durana “kötü” denemez. Bu yaklaşım, terörü bitirmez; tam tersine meşrulaştırır. Terörle mücadeledeki bu belirsizlik, bedel ödemiş insanların “adalet gerçekten herkese eşit mi?” sorusunu sormasına neden olmaktadır. Bir devlet için bundan daha tehlikeli bir zafiyet yoktur.
FETÖ’ye karşı nasıl topyekûn bir mücadele yürütüldüyse, aynı kararlılık PKK ve tüm terör yapılanmaları için de gösterilmelidir. Demokrasi; Türk milletine, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, orduya ve polise hakaret etme serbestisi değildir. Aksi hâlde demokrasi değil, devlet zaafı konuşulur.
Bu çelişkinin en ağır yansıması ise milliyetçi kesime yöneliktir. Türk milliyetçileri yıllardır bebek katiline ve terör örgütüne karşı net, dürüst ve tavizsiz bir duruş sergilemiştir. Buna rağmen bugün bazı siyasi parti liderlerinin Abdullah Öcalan’a “umut hakkı”, Selahattin Demirtaş’a özgürlük, Ahmet Türk’e koltuğuna geri dönüş gibi söylemler kurması; üstelik bu sözlerin Meclis’te ayakta alkışlanması, sadece siyasi bir tercih değil, bedel ödemiş insanların aklıyla ve vicdanıyla alay etmektir.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer örneği bu çarpıklığın somut hâlidir. Terörle yargılanan bir ismin en üst düzeyde ağırlanması, ardından terör suçundan hüküm giymesi; hukukun tutarlılığına ve devletin ciddiyetine gölge düşürmektedir. Bu gölge büyüdükçe, adalete olan güven de zayıflamaktadır.
Hukuk, siyasi kimliğe göre değil; suça ve delile göre işlemelidir. Aksi hâlde adalet, siyasetin bir aparatı hâline gelir ve bedel ödemiş insanların devlete olan inancı onarılamaz biçimde zarar görür.
Terörle mücadelede gri alan yoktur. İlkesizlik devleti yıpratır; kararlılık, adalet ve tutarlılık ise devleti ayakta tutar.