Bir arkadaş ortamındasınız. Sohbet gayet güzel ilerliyor. Derken masadakilerden biri, orada bulunmayan birinin özel hayatına ilişkin bir bilgiyi ortaya atıyor. Önce kısa bir sessizlik, ardından şaşkın bakışlar... İçlerinden biri dayanamayıp “Bunu herkesin içinde söylemesen olmaz mıydı?” diye soruyor. Cevap gecikmiyor: “Ne var canım, yalan mı söyledim?”

İşte bu cümle, toplumumuzun en kullanışlı savunma mekanizmalarından biri. Söylenen doğruysa mesele kapanmıştır! Kırılan kalpler, bozulan ilişkiler, ortaya saçılan sırlar artık ayrıntıdan ibarettir. Ne de olsa gerçekleri konuşuyoruz. Üstelik bazıları doğruları söylemekle o kadar gurur duyuyor ki insan ister istemez merak ediyor: Acaba doğruluk, her akla geleni söylemek için verilmiş sınırsız bir yetki belgesi mi?

Hukuka göre değil. Çünkü bir bilginin doğru olması, onu her yerde ve herkesle paylaşabileceğimiz anlamına gelmiyor. Hukuk yalnızca söylenenin gerçek olup olmadığıyla değil, o gerçeğin nasıl kullanıldığıyla da ilgileniyor. Bazen tek kelimesi bile yalan olmayan bir açıklama, başka bir insanın hakkını ihlal edebiliyor.

Örneğin bir arkadaşınız size özel hayatına ilişkin bir fotoğraf göndermiş olsun. Siz de fotoğrafı birkaç kişiye iletmiş olun. Durum ortaya çıkınca savunmanız hazır: “Fotoğraf gerçek, montaj değil!” Güzel, en azından fotoğraf düzenleme konusunda dürüstsünüz. Fakat hukuki mesele fotoğrafın gerçekliği değil, paylaşılmasına hakkınızın bulunup bulunmadığı. Özel hayata ilişkin görüntülerin hukuka aykırı biçimde ifşa edilmesi, şartları oluştuğunda suç teşkil edebilir. Kısacası fotoğrafın orijinal olması, paylaşımın da hukuka uygun olduğu anlamına gelmiyor.

Benzer bir durum başkalarının kişisel bilgileri için de geçerli. Birinin telefon numarasını, adresini veya özel hayatına ilişkin başka bir bilgisini biliyor olabilirsiniz. Hatta o bilgiyi bizzat kendisinden öğrenmiş de olabilirsiniz. Ancak bilmekle yaymak aynı şey değil. Size verilen bir bilginin sahibi olmakla, o bilgi üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip olmak arasında ciddi bir fark var. İnsanların sırlarını emanet alıp sonra dağıtmak, pek de cömertlik sayılmıyor.

İşin bir de hakaret boyutu var. Diyelim ki bir kişi geçmişte suç işlemiş ve bu suçtan mahkum olmuş. Bu gerçeği dile getirmek her durumda yasak değil. Hatta bazı durumlarda kamu yararı gereği açıklanması da mümkün. Ancak doğru bir bilgiyi, bir insanı aşağılamanın aracına dönüştürmek başka bir mesele. Türk Ceza Kanunu'nun 127. maddesi, ispat edilmiş bir fiilden söz edilerek ayrıca hakaret edilmesini de cezalandırılabilir kabul ediyor. Demek ki bazen sorun söylediğiniz gerçekte değil, o gerçeğin yanına eklediğiniz aşağılamada.

Buraya kadar okuyanların aklına haklı olarak şu soru gelebilir: O halde kimse kimseyi eleştiremeyecek mi? Elbette eleştirebilecek. İfade özgürlüğü yalnızca güzel sözleri, iltifatları ve herkesin hoşuna giden düşünceleri korumuyor. Rahatsız edici, sert, hatta insanı kızdıran eleştiriler de hukuken korunabilir. Özellikle kamu yararını ilgilendiren konularda gerçeklerin açıklanması, demokratik toplumun vazgeçilmez bir parçası. Hukukun amacı herkesi birbirine karşı aşırı nazik olmaya zorlamak değil.

Asıl mesele, eleştirmekle aşağılamak, bilgilendirmekle ifşa etmek, doğruyu söylemekle başkasının mahremiyetini ihlal etmek arasındaki sınırı görebilmek. Bu sınır her olayda aynı yerden geçmiyor. Bilginin niteliği, açıklanma amacı, kamu yararı ve kişinin hakları birlikte değerlendiriliyor. Elbette her gerçeğin açıklanması suç değildir. Bunun için ilgili suçun kanunda öngörülen unsurlarının oluşması gerekir. Bazı açıklamalar ise suç oluşturmasa bile hukuki sorumluluk doğurabilir. Dolayısıyla “Ama söylediklerim doğru!” cümlesi bazen güçlü bir savunma olabilirken bazen de asıl hukuki sorunun cevabını hiç vermiyor.

Belki de günlük hayatımızda küçük bir değişiklik yapmanın zamanı gelmiştir. Bir başkası hakkında konuşmadan önce yalnızca “Bu bilgi doğru mu?” diye değil, “Bunu söylemeye hakkım var mı?” diye de düşünmek gerekiyor. Çünkü doğruluk, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor.

Üstelik her doğruyu söylemek zorunda da değiliz. Bazı gerçeklerin açıklanması gerekir, bazıları açıklanabilir, bazılarıysa sahibinin özel hayatında kalmalıdır. Hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmek, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda birlikte yaşama kültürünün de parçasıdır.

Çünkü hukuk bazen söylediğinizin doğru olup olmadığını değil, o doğruyu söylemeye hakkınızın bulunup bulunmadığını sorgular.