İnsan bazen karşı mahallenin yanlışlarına değil, kendi mahallesinin suskunluğuna daha çok üzülüyor.
Ben milliyetçi muhafazakâr bir insanım. Bu ülkenin değerlerine, inancına, devletine ve milletine bağlıyım. Helal kazancın, kul hakkının, adaletin ve ahlakın her şeyden önce gelmesi gerektiğine inanıyorum. Şahsen aynı sokakta oturmasakta elimiz dostumuz akrabamız çoğunlukla mevzubahis insanları destekliyor o yüzden aynı mahalleden sayılırız.
Belki de bu yüzden son yıllarda yaşananlara daha fazla üzülüyorum. Çünkü insan karşı mahallede gördüğü yanlışa kızıyor ama kendi mahallesinde gördüğü yanlışı kabullenemiyor.
Bir zamanlar yolsuzluğa, yoksulluğa ve yasaklara son vermek için yola çıkanların bugün geldiği noktayı anlamaya çalışıyorum. Fon vurgunları, akılalmaz servet iddiaları, siyasi nüfuz tartışmaları, kamu kaynakları ve bitmek bilmeyen şaibeler…
İnsan ister istemez soruyor:
Bizim mahallenin çocukları, siz ne ara böyle oldunuz?
Hani kul hakkı diyorduk? Hani haramdan kaçınmak, makamı emanet, devlet malını milletin malı bilmek diyorduk? Yoksa bütün bunlar iktidara gelene kadar kullanılan güzel cümlelerden mi ibaretti?
NORVEÇ’TE TELEFON, BİZDE MİLYARLAR!
Bazen Norveç’teki siyasetçilerin istifa haberlerini okuyorum. Kamu görevinden kaynaklanan bir etik ihlal, bir ödenek tartışması veya görevin saygınlığına ilişkin bir sorun nedeniyle siyasi sorumluluk üstlenenleri görüyoruz.
İnsan ister istemez gülümsüyor.
Bizim memlekette telefonun faturası tartışılırken bile siyasi kavga çıkabiliyor; büyük servetler, kamu kaynakları ve milyonlarca liralık iddialar gündeme geldiğinde ise herkes bir anda hukuk profesörü kesiliyor.
Biri “İftira!” diyor, diğeri “Siyasi operasyon!”, bir başkası “Dış güçlerin oyunu!” diye bağırıyor.
Peki kardeşim, bu ülkede hiç mi kimse çıkıp “Bir dakika, bu iddiaları hukuk içinde araştıralım ve hesabını verelim” demeyecek?
Elbette her iddia suçun kanıtı değildir. Masumiyet karinesi vardır; insanların malına mülküne hukuksuz biçimde el konulamaz. Ancak hukuk, yalnızca kendimizi savunurken hatırlayacağımız bir kavram da değildir.
Hukuk, başkasından hesap sorarken de kendimizden hesap sorulurken de aynı hukuk olmalıdır.
Norveç’te bir siyasetçi siyasi sorumluluk nedeniyle istifa edebiliyor. Bizde ise hakkında ne kadar ağır iddia ortaya atılırsa atılsın koltuğuna daha sıkı sarılanları izliyoruz. Demek ki mesele yalnızca kanunlar değil; sorumluluk ahlakı, utanma duygusu ve hesap verme kültürü de gerekiyor.
3Y İLE BAŞLANDI, 3Y ÇUVALA SIĞMIYOR!
Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar…
Bir zamanlar bu üç başlıkla mücadele etmek büyük bir siyasi iddiaydı. Peki bugün ne durumdayız?
Emekli geçim derdinde, asgari ücretli ay sonunu getirmeye çalışıyor, çiftçi pahalı mazotla ekip ucuz ürünle ayakta kalmaya uğraşıyor. Anne babalar çocuklarının okul kantininde ne yiyebileceğini hesaplıyor, gençler ise geleceğe endişeyle bakıyor.
Bir tarafta insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için hesap yaparken diğer tarafta siyasi güç, kamu kaynakları ve şaibeli kazanç iddiaları gündemden düşmüyor. Bunları sorgulayan gazetecilerin, siyasetçilerin ve vatandaşların ifade özgürlüğü de sürekli tartışılıyor.
Şimdi soruyorum:
Hani üç Y ile mücadele edilecekti; yoksa 3Y’nin ülkenin gündeminden hiç düşmediği bir düzen kuracaktınız?
Bu soruyu sorunca hemen birileri rahatsız oluyor. Oysa insanın kendi mahallesini eleştirmesi, karşı mahalleye hizmet etmesi değildir. Bazen tam tersine, mahallesinin savunduğu değerleri korumak için yaptığı en samimi itirazdır.
MUHAFAZAKÂRLIK, YANLIŞA SADAKAT DEĞİLDİR
Benim anladığım muhafazakârlık, bir siyasi partinin yaptığı her şeyi doğru kabul etmek değildir. Muhafazakârlık; ahlakı, kul hakkını, aileyi, emeği, adaleti ve toplumsal vicdanı korumaktır.
Bir insanın inancını savunması başka, o inancı siyasi çıkarların kalkanı haline getirmesi başkadır. Bir vakıf, dernek, cemaat veya tarikat adı taşımak kimseye dokunulmazlık kazandırmaz. Bir sendikanın çalışanların hakkını savunduğunu söylemesi de yöneticilerini hesap vermekten muaf tutmaz.
İktidar da muhalefet de aynı ölçüye tabi olmalıdır.
İnanç, insanı denetimden kurtaran bir ayrıcalık değil, daha fazla sorumluluk yükleyen bir değerdir.
Dün haksızlığa uğradığını söyleyenler bugün güç ellerine geçtiğinde başkalarına haksızlık ediyorsa; dün yolsuzluğa karşı çıkanlar bugün kendi çevrelerindeki iddiaları görmezden geliyorsa burada ciddi bir ahlak problemi vardır. Bu problemi dile getirmek için başka bir mahallenin çocuğu olmaya gerek yoktur.
ASIL MESELE, KİMİN ÇALDIĞI DEĞİL; HESABIN KİME SORULDUĞUDUR
Bu ülkede bir yanlış yapıldığında yalnızca “Bunu kim yaptı?” diye sormak yetmez. Asıl soru şudur:
Bunu yapan, kim olursa olsun, hesabını verecek mi?
Çünkü adalet, yalnızca rakiplerimize uygulandığında adalet değildir. Yolsuzluk iddiası iktidar mensubuna yöneldiğinde başka, muhalefet mensubuna yöneldiğinde başka konuşuyorsak; bir sendika yöneticisinin hatasını görüp kendi desteklediğimiz yapının hatasını örtüyorsak, biz de bu çarpık düzenin parçası haline geliriz.
Parti aidiyeti vicdanın önüne geçiyor, siyasi taraftarlık ahlakın yerini alıyorsa burada savunulan şey değerler değil, çıkarlardır.
En tehlikelisi de toplumun buna alışmasıdır. Yolsuzluk iddiaları şaşırtmıyor, hesap sorulmaması normal karşılanıyor ve insanlar “Nasıl olsa bir şey olmaz” diye düşünmeye başlıyorsa kaybedilen yalnızca para değildir.
Kaybedilen, toplumun adalete olan inancıdır.
BİZİM MAHALLENİN ÇOCUKLARINA SON SÖZÜM
Ben hâlâ bu ülkenin düzelebileceğine, inancın, ahlakın, emeğin ve dürüstlüğün toplumda karşılığı olduğuna inanmak istiyorum. Bunun için önce kendi kapımızın önünü temizlememiz gerekiyor.
Başkasının yanlışını sayarken kendi yanlışımızı saklamayacağız. Rakibimizden hesap sorarken dostumuza ayrıcalık tanımayacağız. Devletin malını, milletin parasını ve kamu makamlarını şahsi çıkarların aracı olarak görmeyeceğiz. Yanlış yapanı kimliğine göre değil, yaptığı işe göre değerlendireceğiz.
Çünkü bu ülke ne yalnızca iktidarın ne muhalefetin ne bir cemaatin ne bir tarikatın ne de herhangi bir siyasi çevrenin mülküdür.
Bu ülke, namusuyla çalışan, vergisini ödeyen, çocuğunu okutmaya çalışan, tarlasını eken ve geleceğinden endişe eden milyonlarca insanın ortak vatanıdır.
Kendi mahallemin çocuklarına kızıyorum diye karşı mahalleye geçmiş değilim. Tam tersine, yıllarca savunduğumuz değerlerin içinin boşaltılmasına razı olmadığım için konuşuyorum.
Ve bugün bir milliyetçi muhafazakâr biri olarak kendi mahalleme şunu söylüyorum:
Biz bu yola makam için mi çıktık, millet için mi?
İktidarı ahlaklı olmak için mi istedik, yoksa iktidar olunca ahlakı kendimize göre mi değiştirdik?
Bu sorulara cevap vermek zorundayız. Çünkü insanın inancı dilinde, çıkarı cebinde, adaleti yalnızca rakibine karşıysa orada büyük bir çelişki vardır.
Bir insanın gerçek inancı, ne söylediğiyle değil; eline güç geçtiğinde ne yaptığıyla belli olur.
Millet her şeyi unutabilir, her tartışmayı geride bırakabilir. Ama sofrasındaki ekmek küçülürken adalet duygusu incinir, kendi değerlerinin çıkar uğruna kullanıldığını hissederse bunu kolay kolay unutmaz.
Bu milletin inancını, sabrını ve sevgisini sonsuz bir siyasi kredi gibi görmemek gerekir.
Mahalle bizim olabilir ama devlet kimsenin babasının malı değildir.
Devlet milletindir.
Hesap da millete verilir.
Sahi şu Norveçli siyasetçiler ne garip insanlar değil mi?
Vekil kendine verilen kredi kartıyla çikolata almış diye istifa ediyor hayret ki hayret !
Hayırlı Cumalar