Türkiye Büyük Millet Meclisi, adından da anlaşılacağı üzere Türk milletinin iradesinin tecelli ettiği en yüce siyasi makamlardan biridir.
Bugün Anayasa gereği 600 milletvekilinden oluşan TBMM, yalnızca kanunların yapıldığı bir bina değildir. Milletin egemenliğinin temsil edildiği, yürütmenin denetlendiği, ülkenin geleceğini ilgilendiren kararların tartışıldığı anayasal bir kurumdur.
Ve o sıralarda oturan milletvekilleri, seçimden sonra artık yalnızca kendilerine oy verenlerin değil, bütün milletin temsilcisidir.
Anayasa’nın 80. maddesi bunu açıkça söyler: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.”
Üstelik milletvekili göreve başlarken sıradan bir siyasi söz vermiyor. Anayasa’nın 81. maddesinde yer alan yemini ediyor; devletin varlığına ve bağımsızlığına, milletin bölünmez bütünlüğüne, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete, insan haklarına ve Anayasa’ya sadık kalacağına namusu ve şerefi üzerine ant içiyor.
Peki bugün bu yeminin gereğini ne kadar yerine getiriyoruz?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Milletvekili milletin mi, liderin mi!!?
Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan meselelerden biri milletvekili adaylarının belirlenme yöntemidir.
Vatandaş sandığa gittiğinde çoğu zaman karşısında kendi belirlediği adaylardan oluşan bir listeyi değil, siyasi partilerin yetkili organlarınca hazırlanmış ve büyük ölçüde parti yönetimlerinin şekillendirdiği listeleri buluyor.
Dolayısıyla seçmenin önüne çoğu zaman şu seçenek geliyor:
“Bu kişileri mi seçelim, diğerlerini mi?”
Oysa gerçek anlamda demokratik siyaset, seçmenin yalnızca önüne konulan isimler arasından tercih yapmasından ibaret olmamalıdır.
Milletvekili adayının belirlenmesinde liyakat, toplumla bağ, kamu hizmeti tecrübesi, bilgi birikimi, temsil kabiliyeti ve siyasi cesaret gibi ölçütlerin daha fazla öne çıkması gerekir.
Bugün ise siyasetin içinde sık sık başka kriterlerin konuşulduğunu görüyoruz.
Liderine sadakat…
Parti yönetimiyle uyum…
Seçim dönemlerinde ekonomik güç…
Aile ve çevre ilişkileri…
Siyasi bağlantılar…
Bazen de geçmişten gelen siyasi veya toplumsal nüfuz…
Bunların hepsinin milletvekili adaylığında belirleyici olduğu yönündeki algı, siyasetin en büyük problemlerinden biridir.
Burada kimseye kişisel bir suçlama yöneltmiyorum.
Tam tersine, mesele kişilerin ötesinde bir sistem meselesidir.Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, liderine en fazla itaat eden milletvekili değil; gerektiğinde liderinin karşısına geçip,
“Sayın Genel Başkan, burada yanlış yapıyoruz.” diyebilecek milletvekilidir.
Dokunulmazlık neden vardır?
Anayasa’nın 83. maddesi milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden dolayı sorumlu tutulamayacağını düzenliyor.
Bu koruma milletvekiline şahsi bir ayrıcalık sağlamak için verilmiş değildir.
Amaç, milletvekilinin düşüncesini özgürce açıklayabilmesini, iktidarı eleştirebilmesini, yanlış gördüğü uygulamalara itiraz edebilmesini ve millet adına görevini baskı altında kalmadan yapabilmesini sağlamaktır.
Yani dokunulmazlık bir “zırh” ise bu zırh milletvekilinin şahsi menfaatini korumak için değil, milletin söz hakkını korumak için vardır.
Milletvekili korkmadan konuşabilsin diye vardır. Yanlış gördüğüne “yanlış” diyebilsin diye vardır.
İktidara da muhalefete de gerektiğinde itiraz edebilsin diye vardır.
Fakat bugün siyasetin en büyük sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkıyor:
Milletvekili, kürsüde özgür görünürken parti içerisinde ne kadar özgürdür?
Liderine itiraz edemeyen vekil, millete ne kadar özgürce hizmet edebilir?
Türkiye’de siyasi parti liderlerinin aday listeleri üzerindeki etkisi, yıllardır tartışılan bir konu.
Çünkü milletvekili yeniden aday gösterilmek istiyorsa önce kendi partisinin yönetiminin ve doğal olarak parti liderliğinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Bu durumda ortaya çok basit ama çok önemli bir soru çıkıyor:
Milletvekilinin siyasi geleceğini esas olarak seçmen mi belirliyor, yoksa parti yönetimi mi?
Eğer bir milletvekili partisinin liderine veya parti yönetimine itiraz ettiğinde bir sonraki seçimde liste dışında kalacağını düşünüyorsa, o milletvekilinin siyasi davranışlarını etkileyen ciddi bir mekanizma ortaya çıkmış demektir.
Böyle bir ortamda milletvekili zamanla seçmenine değil, kendisini yeniden aday gösterecek siyasi iradeye karşı daha fazla sorumluluk hissetmeye başlayabilir.
İşte burada “milletin vekili” ile “liderin vekili” arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Parlamentonun itibarı neden düşüyor?
Bakanların Meclis karşısındaki siyasi sorumluluğunun, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte önceki parlamenter sistemden farklı bir yapıya kavuştuğu da unutulmamalıdır. Bu değişimle birlikte yürütme ile yasama arasındaki ilişki yeniden şekillendi.
Ancak parlamenter sistemlerde olduğu gibi başbakan ve bakanların Meclis çoğunluğuna karşı siyasi sorumluluğu üzerinden çalışan klasik mekanizma artık aynı şekilde işlemiyor.
Bu durum, milletvekillerinin yürütme üzerindeki siyasi denetim gücünün tartışılmasına da yol açıyor. Bugün vatandaşın zaman zaman sorduğu soru şudur: “Benim seçtiğim milletvekili, hükümeti gerçekten ne kadar denetleyebiliyor?”
İşte TBMM’nin itibarı bakımından asıl mesele budur.
Meclis yalnızca kanunların oylandığı bir yer haline gelirse, milletvekili yalnızca parti grubunun kararını onaylayan bir aktöre dönüşürse, parlamentonun toplumdaki itibarı da bundan zarar görür.
Milletvekili sayısı çok olabilir.
Komisyon sayısı çok olabilir.
Kanun teklifi sayısı çok olabilir.
Ama asıl önemli olan Meclisin ne kadar özgür, ne kadar etkili ve ne kadar temsil kabiliyeti yüksek olduğudur.
“Kral çıplak” diyebilen vekillere ihtiyacımız var
Türk siyasi tarihine baktığımızda Meclis’in en değerli anlarının çoğu, milletvekillerinin düşüncelerini cesaretle ifade ettiği dönemlerde ortaya çıkmıştır.
Milli Mücadele yıllarında Birinci Meclis’te dahi farklı görüşlerin, sert tartışmaların ve hükümete yönelik eleştirilerin bulunduğunu biliyoruz.
Çünkü Meclis demek sadece alkış demek değildir. Meclis demek tartışma demektir.
İtiraz demektir.
Sorgulama demektir.
Bazen aynı hedefe yürürken yönteme itiraz etmek demektir.
Hatta tarih boyunca en güçlü liderlerin bile çevresinde kendilerine itiraz eden insanların bulunması, çoğu zaman devlet yönetimi açısından bir zaaf değil, tam tersine bir güvence olmuştur.
Çünkü herkes aynı şeyi söylüyorsa, kimse yanlışın farkına varamaz.
Birileri çıkıp, “Burada bir yanlış var.” demelidir.
Birileri, “Kral çıplak.” diyebilmelidir.
Bu yalnızca muhalefet için değil, iktidar için de gereklidir.
Çünkü sürekli onaylayan insanlar liderlerine iyilik yapmaz.
Tam tersine, lideri gerçeklerden uzaklaştırırlar.
Milletvekiline saldırı, aslında Meclise saldırıdır
Gaziantep Milletvekili Sayın Melih Meriç’in 4 Ağustos 2024’te katıldığı bir etkinlik sırasında silah çekilerek havaya ateş açılması ve korumaların müdahalesiyle olayın büyümeden önlenmesi, milletvekillerinin güvenliği açısından da düşündürücü bir olaydır.
Sayın Melih Meriç’e yönelik bu saldırıyı açıkça kınıyorum. Burada mesele yalnızca bir milletvekilinin güvenliği değildir.
Milletvekiline yönelen tehdit, aynı zamanda milletin iradesine yönelen tehdittir. Elbette milletvekilleri toplumdan kopuk, ayrıcalıklı insanlar değildir. Onlar da bu ülkenin sokaklarında dolaşacak, vatandaşla temas edecek ve halkın arasında olacaktır.
Fakat bir milletvekilinin görevini yerine getirirken silahlı tehdit veya saldırıyla karşı karşıya kalması normalleştirilemez.
Çünkü siyaset silahla değil, sözle yapılır.
İtirazın karşılığı kurşun değil, ikna olmalıdır.
Eleştirinin karşılığı tehdit değil, cevaptır.
Muhalefetin karşılığı baskı değil, demokratik mücadeledir.
Daha güçlü bir Meclis, daha güçlü Türkiye
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı 600 kişinin sadece sandalyeleri doldurduğu bir Meclis değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı;
sorgulayan,
araştıran,
itiraz eden,
kanunları gerçekten inceleyen,
komisyonlarda çalışan,
milletin hakkını savunan,
partisinin yanlışına da itiraz edebilenmilletvekilleridir.
Milletvekili olmak, yalnızca seçimden seçime vatandaşın kapısını çalmak değildir.
Milletvekili olmak, TBMM kürsüsünde 86 milyon insan adına söz söyleme sorumluluğudur.Çünkü milletvekili seçildiği gün artık yalnızca kendisine oy verenlerin değil, oy vermeyenlerin de temsilcisidir.
Anayasa zaten bunu söylüyor.
Öyleyse siyaset kurumunun da bu anayasal gerçeğe uygun hareket etmesi gerekiyor.
Milletvekillerini daha demokratik yöntemlerle belirleyen, parti içi demokrasiyi güçlendiren, adaylık süreçlerinde liyakat ve toplumla bağ kriterlerini öne çıkaran bir siyasi yapı kurulmadıkça “milletin vekili” kavramını gerçek anlamda güçlendirmek kolay olmayacaktır.
Bugün TBMM’nin ihtiyacı daha fazla milletvekili değil; daha bağımsız milletvekilleridir.
Daha fazla alkışlayan değil; daha fazla sorgulayan milletvekilleridir.
Daha fazla itaat eden değil; gerektiğinde itiraz edebilen milletvekilleridir.
Ve belki de en önemlisi…
Partisinin liderine karşı saygısını kaybetmeden gerektiğinde,
“Sayın Başkan, burada yanlış yapıyoruz.” diyebilecek cesarete sahip milletvekilleridir.
Çünkü gerçek sadakat, her söyleneni onaylamak değildir.
Gerçek sadakat, yanlış gördüğünde uyarmaktır. Devlete sadakat, millete sadakat, Anayasa’ya sadakat ve Cumhuriyet’e sadakat; makamı korumaktan daha değerlidir.
Dilerim Türkiye, bir gün milletvekillerinin yeniden gerçekten milletin vekili olduğu; Meclis kürsüsünün korkmadan konuşulduğu; liderlerin de etraflarında kendilerine itiraz edebilen, gerektiğinde “kral çıplak” diyebilen insanların bulunmasından rahatsız olmadığı bir siyasi kültüre kavuşur.
Çünkü güçlü liderler eleştiriden korkmaz.
Güçlü devletler farklı düşünceden korkmaz.
Ve güçlü parlamentolar, itaat edenlerden değil, düşünen ve gerektiğinde itiraz edenlerden oluşur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeniden 86 milyonun ortak iradesinin, vicdanının ve sözünün güçlü bir şekilde temsil edildiği bir kurum haline gelmesi dileğiyle Gaziantep Milletvekili sayın Melih MERİÇ’e geçmiş olsun dileklerimi iletiyor acil şifalar diliyor, Gaziantep’in gerçek sesi GAZİANTEP27 gazetesine nice yıllar diliyorum.