Bir tarafta egemen bir devlet, diğer tarafta eli kanlı bir terör örgütü. Bir tarafta hukukla nizam bulmuş meşru bir ordu. Diğer tarafta gayri nizami savaş baronlarının ahlaktan ve hukuktan arındırdığı kandan beslenen sırtlan sürüleri.
Allayıp pullayarak Türk milletinin önüne devlet aklı diye yuvarlanan, adı devlet olanın yediği herzeye bir bakın. “Kaçınılmaz olunca her savaş yerindedir” diyor Makyavelli, “Zorunlu olmadıkça savaş cinayettir” tespiti de, savaş meydanlarının dahisi, barış ve müzakere masasının ısrarlı takipçisi Atatürk’e ait.
Savaş ölüm, barış hayat demektir. Barış güzel şey, huzur içinde yaşamak daha güzel. Barış erdemdir, rahmettir. Hak temelli ve meşru olmadıkça her savaş bir şeytan oyunudur, iblisliktir.
Ancak barışı içtenlikle ve ısrarla istemek gerekir. Zira barış emek ister. Eğer hasmınızın dili barıştan, yüreği savaştan yanaysa. İstişareyi zaman kazanmak için bir ara formüle dönüştürüyor, yeni planların zeminini oluşturmak için ödün avına çıkmışsa. O vakit yaşasın savaş. Önce hiç bir ön koşul dayatmadan PKK’yı lağvedeceklerini söyleyenler, çerçeve yasadaki eksikten gedikten dem vurmaya başladılar bile.
Kandil’deki Türk düşmanı, insan kasapları ince ayar peşinde laf üretiyor. Silah bırakmakla, silahsızlanma arasında kelime oyunu yapıyorlar.
Bitmiş, tükenmiş ve Türk devletine yenilmiş PKK’ya hayat öpücüğü vererek onu yeniden diriltenler, Türk devletinin ölüm fermanına imzalarıyla katkı sağlamış ve çerçeve yasaya yargılanmama şartını da ekleyerek, bile isteye işledikleri suçlardan dolayı cezai sorumluluğun dışında olma çabası içindedirler.
Bundan sonra olacaklar konusunda bir beyin jimnastiği yapalım. Bir hesaba göre 4.500 terör hükümlüsünden 3.600 kişilik insan artığının, derhal kaydıyla salıverilerek, toplumun içine çivileme servis edileceğini düşünelim.
İpten kazıktan kurtulmuş ve birer suç makinesine dönüşmüş bu insan müsveddeleri ile aynı caddelerden geçecek, aynı sokakları paylaşacak, aynı binalarda nasıl komşuluk edeceğinizi bir düşünün.
Zafer kazanmış birer komutan edasında önünüze çıkacak, Türk devletini dize getirmeyi başarmış halk savaşçıları olarak arz-ı endam edecekler. Devletin sırtını sıvazlayarak iyice şımarttığı ırkçı faşistler birer kriminal vaka olarak kısa vadede özüne dönecektir.
Onları canı ve kanı pahasına paketleyerek bağımsız yargı kurumlarının önüne çıkarmayı başaran askerimizin ve polisimizin demoralize durumu ise meselenin bir diğer boyutu.
Çerçeve yasa denilen bu hilkat garibesi, Türk halkını kendi milli coğrafyasında endişeye sevk etmek, Türk devletini ise kendi temin ettiği iple yine hükmi varlığını domuz bağıyla derdest etmek demektir. Yani bir anlamda Türk devletinin celladı yine Türk devletinin kendisi olacaktır.
Irkçı kürtçülüğe verilecek her ödün ve taviz, bundan sonra verilecek daha büyük ve daha kapsamlı ödün ve tavizlerin habercisi olacaktır.
Kaldı ki, DEM Partinin Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın açık beyan ifade ettikleri bu tezimizi doğrulamaktadır.
“Bu çerçeve yasa bir başlangıçtır, bu bir kapıdır. Biz bu kapıyı geçmek zorundayız. Evet, bu yasa herkesi tatmin etmeyebilir ama Lider Öcalan’ın dediği gibi esas yapılacaklar bu kapıyı geçtikten sonra yapılacak.”
Bu demektir ki, tarih boyunca külfeti her daim garip ve mahzun Türk’e, nimeti diğerlerine olan yeni bir zaman aralığında PKK’yı ve ağababası ABD’yi tatmin edene kadar Anayasayı yazboz tahtasına dönüştürecek ve milli varlığımızın yok olması pahasına sonucu önceden tayin edilmiş bu ölüm oyununa devam edeceğiz.
Türkiye’yi çevreleyerek bir kıskaç hamlesine dönüşen yasa TBMM’den geçtikten sonra sevindirik bir hale bürünen talimatlı milletvekillerinin acıklı haline dehşetle üzüldüm.
SONSÖZ: Biyoloji deneylerinde Pavlov’un köpeği sevimlidir. Ancak kendini onun yerine koyan insanlar acıklıdır.