Bir ülke düşünün…

İktidar değişiyor, muhalefet değişiyor; isimler, sloganlar, kadrolar değişiyor.

Ama yolsuzluk tartışmaları hiç bitmiyor. Bazen siyasetçi çıkıyor karşımıza, bazen bürokrat…

Bazen kendisini “cemaat” diye tanımlayan bir yapı, bazen “tarikat” diye anılan bir çevre… Bazen de “STK”, “vakıf”, “dernek” veya “iş dünyası” adı altında örgütlenen yapılar…

Ve toplumun hafızasında hep aynı soru kalıyor:

Bu ülkenin parasına, malına ve makamına kim göz dikerse diksin, neden sonunda bir şekilde yoluna devam edebiliyor?

Asıl mesele sadece kim çaldı? değildir.

Asıl mesele:

Neden çaldı? Nasıl çaldı? Kim izin verdi? Kim görmedi?

Ve en önemlisi: Neden hesabı tam olarak sorulmadı?

Çünkü bir ülkede hırsızlık kadar tehlikeli olan şey, hırsızın arkasında bir güç bulabileceğine inanılmasıdır. İktidarın arkasına saklanıyorsa dokunulmaz… Muhalefetin arkasına saklanıyorsa dokunulmaz… Cemaatin, tarikatın, vakfın, derneğin veya başka bir yapının arkasına saklanıyorsa dokunulmaz… Böyle bir düzenin adı ne olursa olsun, bunun adı adalet değildir.

Yolsuzluğun partisi olmaz.

Hırsızlığın mezhebi, cemaatı, tarikatı, ideolojisi olmaz.

Çalan kim olursa olsun çalandır.

Ve devletin görevi de kim olduğuna bakmadan hesabını sormaktır.

Bugün fonları konuşuyoruz.

Yarın başka bir dosyayı konuşacağız.

Sonra başka bir ihaleyi, başka bir rantı, başka bir kamu zararını…

Eğer değişmeyen tek şey “çalan çaldığıyla kalıyor” düşüncesiyse, mesele artık tek tek hırsızlardan çok daha büyüktür.

Mesele sistem meselesidir.

Bu ülkenin artık siyasi taraflara değil, adil çalışan bir hukuka ihtiyacı var.

Çünkü vatandaşın istediği çok şey değil:

Kimsenin çalamadığı değil; çalanın kim olursa olsun yanına kâr kalmadığı bir Türkiye.