Barış…
Hayatımızdaki en güzel, en sıcak kelimelerden biri.
Savaş ise en soğuk, en acı kelimelerden…
Elbette barış isteyeceğiz. Elbette çocuklarımız ölmesin, analar ağlamasın, bu ülkenin hiçbir evine ateş düşmesin diye dua edeceğiz.
Bizim itirazımız barışa değil.
Bizim itirazımız, terörün silah zoruyla elde edemediği sonuçların siyasi düzenlemelerle verilmesi ihtimalinedir.
Türk-İslam kültüründe küslüğün bile uzatılmaması öğütlenmiştir. İnsanlara barışmak, helalleşmek, kanı kanla yıkamamak tavsiye edilmiştir. Çünkü barışın özü insan hayatını korumaktır.
Fakat gerçek bir barıştan söz edebilmek için ortada bir çatışma ve tarafların karşılıklı olarak zarar görmesini sona erdirme iradesi olması gerekir.
Peki biz dün ne yaşadık?
Yaklaşık kırk yıldır bu ülkenin güvenliğini tehdit eden, askerimizi, polisimizi, öğretmenimizi, hemşiremizi, korucumuzu ve masum vatandaşlarımızı hedef alan bir terör örgütüyle mücadele etmiş bir devletiz.
Bu mücadelede binlerce insanımız hayatını kaybetti.
Türkiye’nin kaynakları yıllarca terörle mücadeleye harcandı. Ekonomik kayıpların, sosyal travmaların ve parçalanan hayatların hesabını ise hiçbir rakam tam olarak anlatamaz.
Şimdi bütün bunların ardından toplumun karşısına “barış ve kardeşlik” kavramıyla çıkılması elbette kulağa hoş geliyor.
Fakat milletin sormaya hakkı var:
Barışın bedelini kim ödeyecek?
Şehit ailelerine ne diyeceğiz?
Gazilerimize ne diyeceğiz?
Terör saldırılarında evladını, eşini, kardeşini, babasını kaybedenlere ne diyeceğiz?
Onlara, “Siz bedel ödediniz ama şimdi yeni bir dönem başlıyor” mu diyeceğiz?
Ben buna itiraz ediyorum.
Çünkü barış, adaletin alternatifi değildir.
Barış adına adaleti rafa kaldırırsanız, yarın başka bir kuşağa çok daha ağır bir miras bırakırsınız.
ASIL ENDİŞEMİZ BURADA BAŞLIYOR
Yaklaşık bir buçuk yıldır Türk toplumuna “terör örgütünün hiçbir şartı kabul edilmeyecek, hiçbir pazarlık yapılmayacak” denildi.
Şimdi ise Meclis’te kabul edilen düzenlemelerin gelecekte terör örgütü mensupları açısından doğurabileceği sonuçlar konusunda toplumda ciddi kaygılar oluşuyor.
Burada hukuk açısından da son derece temel bir soru var:
Terör suçlarının ve kişisel cezai sorumlulukların hesabını kim verecek?
Elbette herkes için hukuk işletilmelidir.
Ama hukuk, siyasi pazarlıkların konusu hâline getirilmemelidir.
Bir kişinin suç işleyip işlemediğine bağımsız mahkemeler karar verir. Anayasa’nın 38. maddesindeki masumiyet karinesi herkes için geçerlidir. Aynı şekilde suçun şahsiliği ilkesi gereğince kimse başkasının suçundan dolayı cezalandırılamaz.
Fakat bunun diğer yüzü de unutulmamalıdır:
Hiç kimse terör örgütüyle arasındaki ilişki nedeniyle doğabilecek cezai sorumluluğundan siyasi bir düzenlemeyle otomatik olarak kurtarılmamalıdır.
Eğer ortada suç varsa hukuk karar vermelidir.
Ne siyasetçinin talimatı ne örgütün talebi ne de sokaktaki öfke…
Kararı hukuk vermelidir.
DÜNÜN SÖZLERİ BUGÜN NEDEN DEĞİŞTİ?
Dün birbirlerine ağır sözler söyleyenlerin bugün aynı düzenlemenin arkasında saf tutması elbette sorgulanacaktır.
Dün bir siyasi partiye selam verenleri bile terörle ilişkilendirenlerin bugün aynı siyasi çevrelerle aynı zeminde buluşması, siyasetin hafızası açısından ciddi bir çelişkidir.
Ben siyasetçinin değişmesine karşı değilim.
Fikir değiştirmek siyasetin doğasında vardır.
Ama milletin sormaya hakkı vardır:
Dün yanlış olan bugün nasıl doğru oldu?
Dün taviz olarak gördüğünüz şey bugün neden barış oldu?
Dün terörle mücadele dediğiniz şey bugün neden siyasi müzakereye dönüştü?
İşte benim asıl itirazım burada.
SİYASETÇİLERİN DE BİR VİCDANI OLMALI
Bir milletvekili elbette partisinin kararlarına uyar.
Ama milletvekilliği yalnızca parti disiplininden ibaret değildir.
Milletvekili aynı zamanda milletin vekilidir.
Parti yönetimiyle millet vicdanı arasında kaldığında, makamını ve geleceğini düşünmeden doğru bildiğini söyleyebilmelidir.
Gerekirse koltuğunu kaybetmeyi göze alabilmelidir.
Çünkü milletvekilliği bir meslek değil, emanettir.
Dün Meclis’teki görüşmeleri başından sonuna kadar izlerken beni en fazla üzen şeylerden biri de buydu. Türkiye’nin farklı siyasi partilerinde, farklı siyasi kimliklerle bulunan bazı milletvekillerinin bu düzenlemenin geçirilmesi konusunda gösterdiği olağanüstü gayret, toplumun önemli bir bölümünde ciddi soru işaretleri oluşturdu. Buna karşı çıkan, endişelerini açıkça dile getiren milletvekillerini ise ayrıca takdir ediyorum.
Özellikle yalnız kalsalar dahi itiraz etmekten vazgeçmeyen milletvekillerinin tavrının, demokrasi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü demokrasi sadece çoğunluğun dediğinin olması değildir.
Demokrasi, gerektiğinde çoğunluğa karşı da söz söyleyebilmektir.
BİZİM BAŞKA VATANIMIZ YOK!
Benim bütün endişemin özeti aslında çok basit:
Siyasetimiz kuşatılmış olsada, bizim gidecek başka ülkemiz yok.
Başka bir Türkiye’miz yok.
Başka bir Cumhuriyetimiz yok.
Başka bir vatanımız yok.
Bu devlet bizim.
Bu topraklar bizim.
Bu ordu bizim.
Bu millet bizim.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini ilgilendiren hiçbir düzenlemeyi günübirlik siyasi hesaplarla değerlendiremeyiz.
Terör bitsin.
Silahlar sussun.
Çocuklarımız ölmesin.
Buna kim itiraz edebilir?
Ama terörün bitmesi; terörün siyasi hedeflerinin kabul edilmesi anlamına gelmemelidir.
Silahın susması ile terörün siyasi olarak kazanması aynı şey değildir.
Bunu birbirinden ayırmak zorundayız.
VE SON SÖZ…
Ben bugün bu düzenlemelere karşı çıkanlardanım.
Gelecekte bunun Türkiye’ye ciddi zararlar vereceğini düşünenlerdenim. Ama samimiyetle şunu da söylüyorum: İnşallah biz yanılırız.
İnşallah bugün kaygılarını dile getirenler haksız çıkar.
İnşallah bu düzenlemeler Türkiye’nin birlik ve beraberliğini güçlendirir.
İnşallah terör gerçekten sona erer.
İnşallah bir daha hiçbir anne evladının tabutuna sarılmaz.
İnşallah kazanan Türk milleti olur.
İnşallah kazanan Türkiye Cumhuriyeti olur.
Ve biz de yarın çıkıp: “Biz yanılmışız. Önyargılı davranmışız. Bu ülke için doğru olan yapılmış” demekten büyük bir mutluluk duyarız.
Çünkü bizim derdimiz bir siyasi partinin kazanması değil. Bizim derdimiz bir liderin kazanması değil. Bizim derdimiz bir seçimin kazanılması hiç değil.
Bizim derdimiz Türkiye’nin kazanmasıdır.
Ancak bunun aksi gerçekleşir; bugün alkışlanan düzenlemeler yarın terör örgütü mensuplarının özgürlüğüne, siyasi kazanımlarına veya Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapısını değiştirecek yeni taleplere kapı açarsa, bunun hesabını sormak da milletin hakkıdır.
O gün herkes şunu hatırlamalıdır:
Şehitlerin emaneti siyasi hesaplardan büyüktür.
Ve tarih, bugün hangi siyasi kararın alındığını unutmaz.
Biz de unutmayacağız..!