Son yıllarda Türkiye’de neredeyse her gün yeni bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Bir gün siyasetçiler, ertesi gün belediye başkanları, ardından sanatçılar, iş insanları, akademisyenler, gazeteciler, bürokratlar, askerler, polisler, hâkimler, savcılar, sporcular…

Toplumun hemen her kesiminden isimler hakkında soruşturmalar açılıyor, gözaltılar yapılıyor ve kamuoyunda peş peşe suçlamalar dile getiriliyor. Elbette suç işlendiğine dair somut delil varsa devletin soruşturma açması ve yargının görevini yapması hukuk devletinin gereğidir. Hiç kimse hukukun üstünde değildir.

Ancak aynı derecede önemli bir başka gerçek daha vardır: Hiç kimse de hukukun altında değildir.

Anayasa’nın 38. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi, suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar herkesin masum sayılacağını hükme bağlamaktadır. Bu yalnızca teknik bir hukuk kuralı değil; çağdaş medeniyetin en temel adalet ilkesidir. Masumiyet karinesi, bir kişiyi korumaktan çok, toplumun tamamını keyfî yargılamalara karşı güvence altına alır.

Bugün ise çoğu zaman soruşturma ile mahkûmiyet arasındaki çizginin bulanıklaştığı görülmektedir. Gözaltına alınmak suçlu olmakla, hakkında soruşturma açılması mahkûmiyetle eş tutulabilmektedir. Oysa hukuk devleti, insanların mahkeme salonunda değil; televizyon ekranlarında, sosyal medyada veya manşetlerde mahkûm edilmesini kabul etmez.

Ortaya çıkan tablo, toplumda çok daha derin bir sorun üretmektedir: Güven bunalımı.

Siyasetçi denildiğinde yolsuzluk, sanatçı denildiğinde uyuşturucu, iş insanı denildiğinde kara para, akademisyen denildiğinde terör bağlantısı, din görevlisi denildiğinde istismar, kamu görevlisi denildiğinde rüşvet veya kaçakçılık akla gelmeye başlıyorsa; burada yalnızca bireysel suçlardan değil, toplumsal güven duygusunun aşınmasından söz etmek gerekir.

Elbette her meslek grubunda suç işleyen kişiler çıkabilir. Ancak bireysel suçlar, bütün bir meslek grubuna, kuruma veya topluma mal edilemez. Çünkü ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri suçun şahsiliği ilkesidir. Suç bireyseldir; sorumluluk da bireyseldir.

Daha da düşündürücü olan ise dün operasyonları alkışlayan bazı kişilerin bugün aynı yöntemlerle soruşturulması, dün suçlu ilan edilenlerin yerini bugün başkalarının almasıdır. Bu tablo, hukukun öngörülebilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Hukuk; rövanş duygusuyla, siyasi konjonktüre göre veya toplumsal infial üzerinden işletildiğinde adalet olmaktan uzaklaşır.

Hukukun amacı intikam almak değildir; gerçeği ortaya çıkarmaktır. Bunun için de soruşturmaların bağımsız yürütülmesi, delillerin hukuka uygun toplanması, makul sürede yargılama yapılması ve herkes için adil yargılanma hakkının eksiksiz sağlanması gerekir. Aksi hâlde verilen her karar, ne kadar doğru olursa olsun toplum vicdanında tartışmalı hâle gelir.

Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni operasyonlar değil, hukuka duyulan güvenin yeniden inşa edilmesidir. İnsanlar birbirine değil, hukuka güvenmelidir. Çünkü güvenin kaybolduğu yerde yalnızca bireyler değil; devlet de, demokrasi de, toplumsal barış da yıpranır.

Neyzen Tevfik’e atfedilen meşhur söz, toplumdaki hayal kırıklığını mizahi bir dille anlatır. Ancak bizim bugün ihtiyacımız olan şey öfkeyi büyütmek değil; hukuku güçlendirmektir. Bir hukuk devletinde suçlular mutlaka cezalandırılmalı; fakat masumlar da aynı kararlılıkla korunmalıdır.

Devleti güçlü yapan, çok sayıda operasyon düzenlemesi değildir. Devleti güçlü yapan; suçluyu adil biçimde cezalandırırken, masumu da aynı kararlılıkla koruyabilmesidir. İşte hukuk devletinin gerçek ölçüsü budur.

Son olarak okuyucularıma şu soruyu yöneltmek istiyorum:

Bugün toplumun hemen her kesiminden insanlar hakkında soruşturmalar yürütülüyor; siyasetçiler, belediye başkanları, sanatçılar, iş insanları, akademisyenler, kamu görevlileri ve daha niceleri hukuk sürecinden geçiriliyor. Bu süreçlerde sürekli olarak “hukukun üstünlüğü”, “yargının bağımsızlığı” ve “mahkemelerin vereceği karar” vurgusu yapılıyor.

Peki aynı hukuk anlayışı, yıllarca bu ülkenin askerine, polisine ve vatandaşına silah doğrultan, binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan terör örgütü mensupları söz konusu olduğunda da aynı titizlikle uygulanmayacak mıdır?

Bir kişinin terör suçundan sorumluluğunun bulunup bulunmadığına, ceza alıp almayacağına veya hangi hukuki statüde değerlendirileceğine karar verecek merci bağımsız ve tarafsız mahkemeler midir; yoksa bu konuda siyasi tartışmaların ve siyasi iradenin belirleyici olması mı beklenmektedir?

Hukuk devleti ilkesinin en temel şartı, suçun niteliğine veya failin kim olduğuna göre değişmeyen, herkes için eşit uygulanan bir yargı sistemidir. Eğer hukuk bazıları için tavizsiz, bazıları için ise müzakereye açık hâle gelirse, o zaman tartışmaya açılan yalnızca yargı kararları değil; hukuk devletinin kendisi olur.

Bu soruların cevabını yalnızca siyasetçilerin değil, vicdan sahibi her vatandaşın düşünmesi gerektiğine inanıyorum.