Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme ve işbirlikçiliğe karşı, mutlak bir zaferin neticesinde devrimci kodlara sahip bir devlet olarak kuruldu.
Büyük halaskarın Gençliğe Hitabında memleketin dahilinde bulunan bedhahlar olarak işaret ettiği, din ambalajıyla servis edilen etnik bölülücüğün ta kendisiydi.
Peki, kimdi bu ırkçı ve bölücü cumhuriyet düşmanları?
“Bir Türk öldürmek 70 kâfir öldürmekten evladır” diyen Şeyh Sait ve benzer amaçlar uğruna aynı yolu takip eden Seyit Rıza ve peşine taktıkları kana susamış başı bozuk takımı.
En mutlak hakem olan tarihe müracaat edelim. İngiliz beslemesi Şeyh Sait ile Fransız ajanı Seyit Rıza’nın paydaşlarından biri de hiç şüphesiz Said-i Kürdi’dir.
Kuşkusuz bu Cumhuriyet yıkıcıları, şeyh, ağa ve feodalite müsellesinin kıskacında tuttuğu doğu vilayetleri ahalisinin, cumhuriyetin özgür bireyleri sayılmalarının önündeki en büyük engeldi.
Dönemin PKK’sını oluşturan bu gerici, ırkçı ve bölücü önderler kürtlerin kendilerine mideden ve göbekten bağlı kalmasını istiyorlardı.
Şeyh’in Kulu, ağanın kölesi anlayışı Cumhuriyetle birlikte yıkılacak, bütün yurttaşlar gibi doğu vilayetlerimizin ahalisi de bu kıskaçtan kurtularak özgürleşecek ve cumhuriyetin onurlu bireyleri olacaktı.
Batılı planların Anadolu’daki payandalığını yapan ecnebi menşeili bu ajan - provokatör trio, Rus - Kafkas İşgal orduları komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç ve General Yudeniç’in madalyasıyla taltif edilecektir.
Şimdi bu bağlamda sormak gerekmiyor mu? Haine hain demek, namussuza namussuz demek ne zamandan beri suç sayılır oldu?
Genç Cumhuriyet ve devlet mekanizmasının oturmasına karşın, Terakkiperver Fırka’nın muhalefeti, Hakkari ve yöresindeki Nasturi İsyanı, Milli sınırların dışında Musul Meselesi ve İngilizlerin kışkırtmalarını rasyonel bir süzgeçten geçirdiğinizde Cumhuriyet Devleti’nin ve Atatürk’ün nasıl bir mucize olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
“The Economist” 11 Nisan 1925 sayılı baskısında “Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir” diye yazıyor.
Mustafa Kemal’in “Tam Bağımsızlık Tutkusu” Ortadoğu’da İngiltere’yi son derece rahatsız ediyordu. Türkiye’ye önerilen yol ise ecnebilerin mali desteğine ve katkısına ihtiyaç duyan yarı bağımlı bir yoldu. Bu minvelde Ecnebilere geniş ayrıcalıklar tanıyan Batı destekli bir politika uygulanması isteniyordu.
Batı Emperyalizminin bu hegemonyacı anlayışına karşı “Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal’in Anti-emperyalist, anti - feodal devrimci yürüyüşünün bütün dünyadaki karşılığı, “Türk Devrimi” adıyla kazanılmış bir zaferdi.
Tarih içindeki bu kısa ufuk turundan sonra gelelim meselenin en yakıcı noktasına.
Basına yansıdığı haliyle Şeyh Said’in yakınları Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ hakkında dava açılması amacıyla Hınıs Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunmuşlar. Yine gelen haberlere göre savcılık bu müracaatı kabul etmiş.
Yani Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın hakkında T.C.K 130. Maddesine göre; Onur kırıcı, şeref ve haysiyet zedeleyici nitelikte olduğu kanaatine varılarak, alenen kişinin hatırasına hakaret suçunu işlediği belirtilerek, 3 ay ile 2 yıl arasında hapis cezası talep ediliyor.
Dünya’nın hiç bir ülkesinde 100 yıl önce vatana ihanet suçunu işlediği sabitken ve bu suçtan dolayı asılarak idam edilen bir kişinin kişilik haklarına hakaretten dolayı mahkeme edilmesi görülmüş bir vaka değildir.
Kaldı ki, bütün dünyada vatan hainlerine, vatan haini denir. İhanet yumuşatılamaz, hoş görülemez, unutturulamaz. “Ama”, “fakat” denilerek bu çağdışı karanlık ve onun kan dökücü eylemleri mazlum ve masum bir kamuflajla üzeri örtülemez.
Ümit Özdağ’la aynı yılın, aynı ayında doğmuş olmamızın bizi aynı karede buluşturan tesadüfün yanında dedelerimizin de aynı zaman dilimi içinde “Şeyh Said İsyanı”nı bastırma çaba ve gayreti ile aldığı resmi bir görev var.
Ümit Özdağ’ın dedesi Süvari Binbaşı Mikail bey, Şeyh Said’in yakalandığı köprüden Diyarbakır’a yargılanmak üzere götürmek için teslim alan o askeri birliğin komutanı.
Benim dedem Kara Kazım bey ise yine aynı isyanın bertaraf edilmesi için, eşkiya takibinden operasyonel kıta görevine kadar askeri disiplin içindeki görevleri yerine getirmiş olan bir cumhuriyet askeridir.
SON SÖZ: Ümit Özdağ’ın Şeyh Said’e hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanması, Özdağ’ın şahsında Cumhuriyetin ve Cumhuriyet Devrimlerinin, devleti oluşturan kurucu felsefenin ve Atatürk’ün yargılanması demektir.
Sorun Ümit Özdağ üzerinden asli unsur Türk milletini hizaya çekmek ve ona haddini bildirmek demektir.
Dünya’nın hiç bir ülkesinde benzeri görülmeyen bu dava bir yanı ile komedi, diğer tarafı ile trajiktir.
Bu türden saçma sapan hadiseler ileriki zaman diliminde bir alışkanlığa dönüşebilir. Bir zaman sonra Abdullah Öcalan canisi içinde aynı yöntemle pozisyon alınabilir.
Bu yolla rejim ve Cumhuriyet karşıtlarıyla, Türk düşmanları pir-i pak ilan edilirken, hak etmedikleri iadeyi itibarla taçlandırılırken bu kez tam tersi bir durumla Atatürk ve mücadele arkadaşları ise itibar suikastine mahkum edilebilir.
Şeyh Said ve Seyit Rıza gibi Hiyanet-i Vataniye Cephesinin iki figürünü daha iyi analiz etmek için İngiliz ve Fransız devlet arşivlerinin meseleye ışık tutacağını ve tarihsel yansımaları için iyi bir ayna olacağını düşünüyorum.