15 yaş altına yönelik sosyal medya sınırlaması ve yaş doğrulama zorunluluğu, son günlerde en çok tartışılan düzenlemelerden biri. Tartışma ise genellikle “özgürlük mü, yasak mı?” ekseninde ilerliyor. Oysa bu düzenlemeyi yalnızca bir kısıtlama olarak görmek, asıl meseleyi gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü bu adım, dijital dünyada zaten var olan bir hukuki sorumluluğu görünür hâle getiriyor.

Hukuk pratiğinde sıkça karşılaştığımız bir yanılgı var: “Çocuğum küçük, ceza almaz; bana da bir şey olmaz.” Bu yaklaşımın ilk kısmı bazı durumlarda doğru olabilir; ancak ikinci kısmı çoğu zaman ciddi bir risk barındırır. Ceza hukuku belirli bir yaşın altındaki çocukları doğrudan cezalandırmayabilir. Ancak hukuk sadece cezadan ibaret değildir. Ortada bir zarar varsa, o zararın muhatabı mutlaka bulunur.

Türk Medeni Kanunu’nda yer alan düzenlemeye göre, çocukların verdiği zararlardan, gerekli gözetim ve denetimi sağlamayan anne ve babalar sorumlu tutulabilir. Bu ne anlama geliyor? Çocuğunuzun sosyal medyada yaptığı bir paylaşım, yazdığı bir yorum ya da açtığı sahte bir hesap, ceza davasına konu olmasa bile doğrudan bir tazminat davasına dönüşebilir. Üstelik bu tür davalarda muhatap çoğu zaman çocuk değil, ebeveynler olur.

Tam da bu noktada gündeme gelen sosyal medya sınırlamasını yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bu düzenleme, yalnızca çocukların erişimini kısıtlamayı değil, dolaylı olarak ebeveynlerin sorumluluğunu da hatırlatmayı amaçlıyor. Yani mesele sadece “çocuk girmesin” değil; “kontrolsüz girişin hukuki sonucu vardır” gerçeğinin altını çizmek.

Üstelik risk, çoğu kişinin düşündüğünden daha basit durumlarda ortaya çıkabiliyor. Bir oyun içi mesajlaşmada kurulan bir cümle, sosyal medyada yapılan bir yorum ya da “şaka” amacıyla açılan bir hesap… Çocuk açısından önemsiz görülen bu davranışlar, karşı taraf açısından kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilebilir. Hukuk bu noktada niyete değil sonuca bakar.

Düzenlemeye yöneltilen en önemli eleştirilerden biri de mahremiyet konusu. Yaş doğrulama sistemlerinin veri güvenliği açısından risk yaratabileceği ifade ediliyor. Bu endişe hukuken tartışılabilir. Ancak burada gözden kaçırılan başka bir gerçek var: Çocuğunuz zaten kontrolsüz bir şekilde o platformlarda varlık gösteriyorsa, veri güvenliği riski çoktan başlamış demektir. Yani mesele, verinin kimde olduğu kadar, çocuğunuzun neyin içinde olduğu meselesidir.

Sonuç olarak; 15 yaş altına getirilen sosyal medya sınırlaması, tek başına bir çözüm değildir. Ancak önemli bir hatırlatmadır. Dijital dünya artık yalnızca bir eğlence alanı değil, hukuki sonuçlar doğuran bir ortamdır. Bu ortamda yapılan her eylem, en az fiziksel dünyadaki kadar gerçek sonuçlar yaratır.

Bu nedenle dijital dünyada atılan adımların “çocukça hata” olarak kalacağını düşünmek yanıltıcıdır. Hukuk her zaman bir sorumlu arar ve çoğu zaman o sorumlu, klavyenin başındaki çocuk değil, o klavyeyi onun önüne koyan iradedir.