Neden kadın şairler yer edinemez ülke şiirinde sorusunu ıskalayıp başarısız bir ilişki sonrasında,herkesin düşebileceği gibi karşı cinse atıp tuttuğum anlarımda ortaya çıkan "yahu sadece kadınlara şiir yazmak mı şairlerin görevi,neden onlardan da herkesin diline dolanabileceği bir kaç dize çıkmaz ki?" anlamsız sorusuna gark olduğum yıllardı.Şiirin cinsiyeti varmış gibi!İsmi bile şiir tadında olan iranlı büyük şair.Veda şiirinde bile sevgiliyi unutma çabasının mekanla olan ilişkisini ne de güzel ve acı biçimde ortaya koymuştur...

…..Yorgun, solgun ve bitkin

Kendi viraneme gidiyorum

Vallahi şehrinizden

Perişan kalbimi götürüyorum….

Ortaköy’de kaldırımda açılan bir kitap tezgahında karşılaştım İranlı Furuğ Ferruhzad ile.Kadınların sosyal yaşamda aldıkları ve oynadıkları rolün ne kadar ağır olduğuna inandığım bir ülkenin vatandaşı olarak Furuğ nasıl becermişti acaba şiir tanıklığı ile yaşamı açıklamayı….

Ortadoğu gibi dünyanın altı asla ateşsiz bırakılmayan kazanında bir vatandaş olarak hele hele bir kadın olarak nasıl ve neden şiire tutunmuştu?Şiirin gerçekleri imgeler yoluyla örterken apaçık ortaya çıkardığı nedenler ne kadar yer edinebilmişti kaleminin yazdıklarında..

Bir solukta okuduğum ve altını çize çize biriktirmeye çalıştığım Furuğ dizeleri araştırmaya çalıştığım anlamların kapısını gösteriyor,ancak açmıyordu.

“Bak tam karşımızda gecenin mumu

damla damla nasıl eriyor

Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla

gözlerimin simsiyah kadehi

Senin ninnilerini dinlerken

ve bak nasıl

şiirlerimin beşiğinde

sen doğuyorsun, güneş doğuyor...”

diyen bir kadın şairin tarafımdan tanınması gerekli diye düşünüyordum o yıllarda.

“...

Ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu gökyüzü

seni öperken bile

düşlerinde darağacına senin için ipler ören

adamların ayak sesleriyle dolu

selam ey masum gece ...”

dizeleriyle içime işleyen Furuğ’u tanıdığım 3-5 iranlıya sordum ama nafile.

Üniversite yıllarımdan iranlı arkadaşım Media’nın girişimleri ile farsça birkaç şiirini bulmuştum,ama ne dediğini Media’nın kıt kanaat türkçesi ile anlayabilmek imkansızdı.

İranlı bir üniversite öğrencisinin Sevgi Soysal’ı tanımak istemesi gibi bir şeydi bu.Yenişehir’de bir öğle vakti ne yaşandığını bilemezdi ki İranlı bir üniversite öğrencisi.Orada insanların ne kadar özgür olabildiğini sırf şair olduğu için çocuğundan mahrum edilmiş Furuğ’dan anlayabiliriz.

1936 yılında doğmuştu,trajik bir trafik kazasıyla dünyadan ayrıldığında henüz otuz iki yaşındaydı.Mücadelesiyle İran toplumuna örnek olmuş,yazdığı şiirlerle yaşadığı zamanın ötesinde,öncü bir kadın olan Füruğ’un kendi tabiatıyla bütünleşen,sahteliklerden arınmış,devrimci şiirlerini bugün insani duyarlılıktan ve lirizmden ödün vermeyen bir yaşama uğraşı niteliğiyle okumak mümkün:

“Tüm güçlerin sonu bağlanmaktır,bağlanmak

güneşin aydınlık özüne

ve dökülmektir ışığın bilincine.”

Bir şiirinde "Büyük bir zevkle günah işledim" dedi diye ailesi ve akrabaları tarafından yemediği laf,hakkında edilmemiş iftira kalmamışken bir de mahkeme kararı ile çocuğundan mahrum konulmuş anne-şair.O çocuğun ve annesinin çektiği acıdan tüm dünya şiire doyuyor artık.Şiirden korktukları için kafese tıkmak istedikleri kuşun acı feryadına sarılarak uyuyanlar var şimdi.

Erica Friedl'ın İran köyünde kadın olmak isimli antropolojik çalışmasında bahsi geçen kadınlardan birinin tek cümleyle açıkladığı olgudur İran’da kadın olmak; "İran'da ancak ölü bir kadın özgür bir kadındır."

İnanalım soğuk mevsimin başlangıcına şiiri kalbimi birkaç yerinden yaralamıştır.

...

Kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun

yürüyen bir birlik anına doğru

ve yıllardır taşıdığı saati

Kim bu,horozlar ötmeye başlayınca

doğan günün yüreği yerine

kahvaltının hazır olduğunu düşünen

Kimdir bu insan,hem başında bir aşk çelengi

hem de çürüyen düğün giysileri içinde

Demek vurmadı sonunda güneş

aynı anda

İkisine birden kutupların

ve çıkıp gitti

Gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

Öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin Üstünde…

Mutlu cesetler

Kederli cesetler

Cesetler suskun ve düşünceli

İnceliksever, giyimsever,yemeksever

Belirli zamanların dudaklarında

ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların

istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvelerini toplarken.

Ah,

Ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen

Tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı

olmalı olmalı zamanın tekerleri altında

Yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

Ve sen ruhundaki uçurumlarda yaşamayı becerip,dünyanın bir uçurumunda ölüme koşmuş kadın,umarım gittiğin yerde huzuru bulmuşsundur.