Bir milletin hafızasıyla oynamak, geleceğiyle oynamaktır.

Türk milletinin ortak hafızasında Kurtuluş Savaşı; işgal edilmiş bir vatanın küllerinden yeniden doğuşunun, bağımsızlığın ve millî egemenliğin adıdır. Bu mücadele sonunda Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, saltanat tarihe karışmış ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi devletin temel taşı olmuştur.

Böylesine tarihî bir hakikatin, devletin en stratejik kurumlarından biri olan Millî Eğitim Bakanlığının başındaki isim tarafından tartışmalı hâle getirilmesi veya Kurtuluş Savaşı’nın tarihî anlamını gölgeleyen ifadelerle değerlendirilmesi, sıradan bir dil sürçmesi olarak görülemez.

Millî Eğitim Bakanı, yalnızca bir siyasi partinin değil, 86 milyon vatandaşın bakanıdır. Bu makam, ideolojik hesaplaşmaların değil; ortak millî hafızanın, tarih şuurunun ve Cumhuriyet’in temel değerlerinin korunduğu bir makamdır.

Kurtuluş Savaşı’nı küçümseyen, önemsizleştiren ya da tarihî gerçeklerle çelişen bir bakış açısı, Millî Eğitim Bakanlığı makamıyla bağdaşmaz. Çünkü eğitim, millet olma bilincini yaşatan en önemli devlet faaliyetidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, tarihini yeniden yazmaya çalışan anlayışlar değil; ekonomide derinleşen sorunlara çözüm üreten, hukuk devletini güçlendiren, eğitimde kaliteyi yükselten ve gençlere umut veren bir devlet yönetimidir.

Ne yazık ki son yıllarda kuvvetler ayrılığının zayıfladığı, karar alma mekanizmalarının tek merkezde toplandığı bir yönetim anlayışı hâkim olmuştur. Böyle bir sistemde liyakatin geri plana itilmesi, devlet kadrolarının ortak akıl yerine siyasi sadakat üzerinden şekillendiği yönündeki eleştirileri de artırmaktadır.

Bu nedenle kamuoyunda, bazı önemli görevlere yapılan atamalarda ehliyet ve liyakatten çok siyasi yakınlığın belirleyici olduğu yönünde ciddi bir kanaat oluşmuştur. Millî Eğitim Bakanlığında yapılan tartışmalı açıklamalar da bu eleştirileri güçlendirmektedir. Devletin en kritik makamlarında bulunan kişiler, bulundukları koltuğun ağırlığını taşıyabilecek tarih bilgisine, devlet ciddiyetine ve milletin ortak değerlerine saygıya sahip olmalıdır. Aksi hâlde, o makamların hakkını veremedikleri yönündeki eleştiriler kaçınılmaz olur.

Türkiye Cumhuriyeti bir hanedan devleti değildir. Bu devlet, belirli ailelerin veya dar siyasi çevrelerin yönetimi için değil, millet iradesiyle kurulmuştur. Cumhuriyet’in en büyük güvencesi de budur.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, bazı çevrelerde devlet yönetiminin kurumsallıktan uzaklaşarak kişiselleştiği ve bunun uzun vadede Cumhuriyet’in temel ilkeleri açısından risk oluşturabileceği yönünde kaygılar doğurmaktadır. Bu kaygılar ciddiyetle ele alınmalı; devlet yönetiminde şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat yeniden hâkim kılınmalıdır.

Kurtuluş Savaşı’nı değersizleştirmeye çalışan her yaklaşım, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini tartışmaya açmaktadır. Oysa bu millet, vatanını da Cumhuriyet’ini de masa başında değil; cephede, şehitlerinin kanıyla kazanmıştır.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında bize düşen görev, tarihî gerçekleri eğip bükmek değil; Kurtuluş Savaşı’nın emanet ettiği bağımsız, üniter, demokratik ve hukuk devleti niteliğini güçlendirmektir. Çünkü Cumhuriyet, bir siyasi görüşün değil; Türk milletinin ortak eseridir.

Oysa tarihî gerçeklik açısından “Millî Mücadele” ile “Kurtuluş Savaşı” birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan kavramlardır. Millî Mücadele; milletin işgale karşı ortaya koyduğu topyekûn direnişin siyasi, askerî ve toplumsal sürecini ifade eder. Kurtuluş Savaşı ise bu mücadelenin silahlı safhasını ve bağımsızlıkla sonuçlanan askerî zaferini tanımlar. Birini diğerinin yerine koymaya çalışmak, tarihî kavramların anlamını daraltmakta ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecini eksik anlatma riskini doğurmaktadır.

Unutulmamalıdır ki tarih, kendisini inkâr edenleri değil; ondan ders çıkaranları yazar.!