Demokrasi denildiğinde akla ilk gelen kavram millet iradesidir. Sandık kurulur, vatandaş oyunu verir ve ülkeyi yönetecek kadroları belirler. Teoride böyledir. Peki ya pratikte?
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın zihnini meşgul eden temel soru şudur: Gerçekten sandık mı belirleyicidir, yoksa sandığın üzerinde etkili olan başka güç odakları mı vardır?
Bu soruya kesin cevap verecek bilgiye sahip değiliz. Ancak yaşanan gelişmeler, toplumun önemli bir kesiminde siyasetin yalnızca görünen aktörler tarafından yürütülmediği yönünde güçlü bir kanaat oluşturmuştur. Kimileri buna “derin devlet”, kimileri “üst akıl”, kimileri ise bürokratik veya uluslararası güç merkezleri diyor. Adı ne olursa olsun, seçmenin iradesinin her zaman tek başına belirleyici olmadığına dair ciddi bir güvensizlik oluşmuştur.
Yakın siyasi tarihimize baktığımızda, büyük umutlarla kurulan partilerin kısa süre içerisinde etkisiz hâle getirildiğine, güçlü görünen siyasi hareketlerin beklenmedik biçimde dağıldığına, kimi zaman ise siyasetin yönünün bir anda değiştiğine defalarca şahit olduk. Bunların her biri elbette kendi siyasi ve hukuki dinamikleriyle açıklanabilir. Ancak bütün bu gelişmeler üst üste geldiğinde, vatandaşın zihninde “Acaba perde arkasında bizim bilmediğimiz başka hesaplar mı yapılıyor?” sorusu kaçınılmaz hâle geliyor.
Son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeler de bu kaygıları artırmıştır. Muhalefetin iktidara yürüme iddiasını ortaya koyduğu dönemlerde yaşanan yargı süreçleri, belediye başkanlarına ve siyasetçilere yönelik operasyonlar, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuştur. Hukuk devletinde suç işlendiğine dair delil varsa elbette yargı gereğini yapmalıdır. Ancak hukukun, tarafsızlığı konusunda toplumun geniş kesimlerinde oluşan kuşkular giderilemediği sürece, atılan her adım siyasi tartışmaların konusu olmaya devam edecektir.
Medyanın geldiği nokta ise ayrı bir endişe kaynağıdır. Canlı yayınlar eşliğinde insanlar daha mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilebilmekte, itibar suikastları adeta bir siyasi mücadele yöntemi hâline gelebilmektedir. Masumiyet karinesi, hukuk devletinin en temel ilkelerinden biridir. Buna rağmen toplum, kimi zaman mahkeme salonlarından önce televizyon ekranlarında hüküm verildiğine tanıklık etmektedir.
Belki de en büyük ahlaki sorun ise siyaset kurumunun kendi içinde yaşadığı değer erozyonudur.
Bir siyasi partinin programını, ilkelerini ve seçmenini temsil etme sözü vererek milletvekili veya belediye başkanı seçilen kişilerin, daha sonra hiçbir ahlaki ve siyasi sorumluluk hissetmeden başka partilere geçmeleri, demokrasinin ruhunu zedelemektedir.
Seçmen oyunu kişilere değil, aynı zamanda temsil ettikleri siyasi anlayışa verir. Seçildikten sonra farklı bir partiye geçmek, hukuken mümkün olabilir; ancak etik açıdan seçmenin emanetine sadakat tartışmasını da beraberinde getirir.
Daha da düşündürücü olanı, bazı belediye başkanlarının veya siyasetçilerin soruşturma, baskı ya da siyasi gelecek endişesiyle parti değiştirdiği yönündeki iddialardır. Eğer bu iddialar doğruysa, bu yalnızca bireysel bir tercih değil, demokrasinin işleyişi açısından üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir sorundur. Çünkü demokrasi, korkuyla değil özgür iradeyle yaşar.
Bugün geldiğimiz noktada çocuklarımıza siyaset ahlakını anlatmakta zorlanıyoruz. Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenlerin bugün aynı safta buluşması, yıllarca savundukları ilkeleri bir koltuk uğruna terk edenlerin hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmesi, genç kuşakların siyasete olan güvenini derinden sarsmaktadır.
Siyaset, ilke ile yapılır; çıkar hesabıyla değil. Devlet, hukuk ile yönetilir; güç dengeleriyle değil. Millet iradesi, sadece seçim günü değil, seçimden sonra da korunmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı; birbirini düşmanlaştıran bir siyaset değil, hukukun üstünlüğünü esas alan, kuvvetler ayrılığını güçlendiren, kurumları kişilere bağımlı olmaktan çıkaran ve seçmenin iradesine sonuna kadar saygı gösteren bir demokratik düzendir.
Milletin en büyük beklentisi de budur: Oyunun gerçekten değerli olduğu, hukukun herkese eşit uygulandığı, siyasetin ahlaki ilkelerle yapıldığı ve hiçbir vatandaşın “Acaba perde arkasında başka hesaplar mı var?” diye düşünmek zorunda kalmadığı bir Türkiye.
Çünkü demokrasi, yalnızca sandık değildir. Demokrasi; hukuktur, ahlaktır, şeffaflıktır, hesap verebilirliktir ve en önemlisi de milletin iradesine kayıtsız şartsız saygıdır.