Türkiye’de artık kimin kime güveneceği duygusu ortadan kalktı. Duygusuz ve acımasız bir topluma doğru son sürat gidiyoruz. Ahlak da öyle. Yalancı, ikiyüzlü ve riyakar insanların sayısı o kadar hızla artıyor ki, galiba bunu durdurmak artık çok zor. Eskiden Suriye’de El-muhaberat vardı. 3 kişinin konuştuğu sır olarak kalmıyordu. Çünkü onlardan birisi El-Muhaberata çalışıyordu. Şimdi bu resmen bize bulaştı sayılır. İnanın birbirimizden şüphelenir hale getirildik. Siz siz olun çok güvendiğiniz olmazsa mümkün mertebe özellerinizi konuşmayın, hele eleştirel yönlü söylediklerinizden dolayı sizi ihbar edip başınızı belaya sokabilecek olanları aklınızdan çıkarmayın…

İnanın bunları yazmaktan utanıyorum ama maalesef öyle bir toplum haline getirildik… Yani ÇÜRÜME öyle bir noktaya geldi ki, işte görüyorsunuz ülkenin halini… Başınızı kaldırıp baktığımızda berraklığa hasret kaldık. Ne elimizi atarsak hepsinin tel tel döküldüğüne şahit oluyoruz… Bir FON olayının bile ülkenin gerçek çürümedeki fotoğrafına hepimiz ibretle bakıyoruz… Ülkenin bakanı bile ülkeyi soymakta beis görmüyorsa gerisini düşünün. Bu şehirde de çürümenin siyasette, iş dünyasında, bürokraside ve esnafta hatta eğitimde dik alasını yaşıyoruz. Kör tuttuğunu öpme işinin ötesine gitti bu çürüme ve yozlaşma… Okullarda zengin fakir demeden o çaresiz ailelerin gözyaşlarının sel olmasına bile aldırış etmiyoruz. Kaynak kitap soygunculuğuna ortak olan eğitimcileri ibretle izliyoruz. İlk orta ve liselerde güvenlik ve temizlik adına adeta boğar haline getirdiğimiz o velilerin, okulda çocuğunun aç kalmasından dolayı kahrolmasına bile aldırış etmiyoruz… Ve bir bir eriyoruz kimse farkında değil, olsa bile oralı olmuyor artık…

HASAN CELAL GÜZEL’İN İSYANININ ÖTESİNE GİTTİK ARTIK

İşte tam da böyle bir ortamda aklıma ölmeden önce 14 Mayıs 2013 yılında yazdığı “Meğer ben ne enayiymişim!..” başlıklı değerlendirmesini kaleme alan rahmetli Hasan Celal Güzel geldi. Milletvekili ve Bakanlık mertebesine rağmen bunu ailesi dahil kendi çıkarı için asla kullanmayan tertemiz bir profildi Hasan Celal Güzel. Çok yakındık kendisiyle. Bazen yazdığım haberlerden dolayı sitem etse, hatta bunu Güneş gazetesinin o zamanki sahibi patronum eski spor bakanı rahmetli Mehmet Ali Yılmaz’a şikayete kadar uzansa da o Mehmet Ali Yılmaz’ın bana sahip çıkması işin gurur duyulacak başka bir tarafıydı... Yine de Rahmetli Güzel ne olursa olsun her yerde ve fırsatta iyi gazeteci olduğumu söyler, “bu akılsız da tıpkı benim gibi” derdi… Çok renkli bir kişiliğe sahipti... Yollara çıktığında kaldırımlarda kimi görse sarılıp öperdi. Şimdi bakıyorum da iyi ki bu günleri görmedi. Gören Vehbi Dinçerler abimiz var şimdi ama kim bilir o nasıl kahroluyordur ülkenin getirildiği bu hale… Haydi isterseniz ölmezden önce 19 Mart 2018 yılında kaybettiğimiz Hasan Celal Güzel’in o ibretlik köşeye yazısını birlikte okuyalım:

“Meğer ben ne enayiymişim!..

"Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti. Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi. Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı. Meğer ben ne enayiymişim!...

***

Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu. Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz. Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım. Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım. Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım. Meğer ben ne enayiymişim!...

***

Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı. Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım. Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum."

HEPİNİZE İYİ HAFTALAR