Çok değil 27 Eylül’de yazmış ve “Türkiye’de artık kimin kime güveneceği duygusu ortadan kalktı. Duygusuz ve acımasız bir topluma doğru son sürat gidiyoruz. Ahlak da öyle. Yalancı, ikiyüzlü ve riyakâr insanların sayısı o kadar hızla artıyor ki, galiba bunu durdurmak artık çok zor. Eskiden Suriye’de El-muhaberat vardı. 3 kişinin konuştuğu sır olarak kalmıyordu. Çünkü onlardan birisi El-Muhaberata çalışıyordu. Şimdi bu resmen bize bulaştı sayılır. İnanın birbirimizden şüphelenir hale getirildik. Siz siz olun çok güvendiğiniz olmazsa mümkün mertebe özellerinizi konuşmayın, hele eleştirel yönlü söylediklerinizden dolayı sizi ihbar edip başınızı belaya sokabilecek olanları aklınızdan çıkarmayın.
İnanın bunları yazmaktan utanıyorum ama maalesef öyle bir toplum haline getirildik… Yani ÇÜRÜME öyle bir noktaya geldi ki, işte görüyorsunuz ülkenin halini… Başınızı kaldırıp baktığımızda berraklığa hasret kaldık. Ne elimizi atarsak hepsinin tel tel döküldüğüne şahit oluyoruz… Bir FON olayının bile ülkenin gerçek çürümedeki fotoğrafına hepimiz ibretle bakıyoruz… Ülkenin bakanı bile ülkeyi soymakta beis görmüyorsa gerisini düşünün. Bu şehirde de çürümenin siyasette, iş dünyasında, bürokraside ve esnafta hatta eğitimde dik alasını yaşıyoruz. Kör tuttuğunu öpme işinin ötesine gitti bu çürüme ve yozlaşma… Okullarda zengin fakir demeden o çaresiz ailelerin gözyaşlarının sel olmasına bile aldırış etmiyoruz. Kaynak kitap soygunculuğuna ortak olan eğitimcileri ibretle izliyoruz. İlk orta ve liselerde güvenlik ve temizlik adına adeta boğar haline getirdiğimiz o velilerin, okulda çocuğunun aç kalmasından dolayı kahrolmasına bile aldırış etmiyoruz… Ve bir bir eriyoruz kimse farkında değil, olsa bile oralı olmuyor artık…” demiştim…
EN BÜYÜK YIKIM İNSAN RUHUNDA TOPLUMSAL VİCDANDA YAŞANIYOR
Bunu niye tekrar yazarak sizlere hatırlattım? Çünkü o tarihten sonra daha da ileri gittik. Yani düzelme adına bir adım bile atamadık… Aslında bu çürümeyi ve ahlaki değerleri kaybetmeyi tarihin sayfalarında yer alan önemli isimlerin de geçmiş tarihlerde söylediklerini dikkate almalıyız. Nihayetinde bugün nereye baksak bir hoşnutsuzluk, neyi dinlesek bir adaletsizlik feryadı duyuyoruz. Toplum olarak en büyük yanılgımız, çürümeyi sadece ekonomik tablolarda veya yıkılan binalarda aramak oldu. Oysa en büyük yıkım, insan ruhunda ve toplumsal vicdanda yaşandı. Büyük Fransız yazar Balzac, "Ahlak bilimi, insanın çürümesini engelleyen bir tuzdur," der. Eğer bugün adalet bu noktaya getirilmişse, liyakat yerini sadakate bırakıyor ve kötülük sıradanlaşıyorsa, durup düşünmemiz gerekir. Kısacası toplumun tuzu kokma noktasına gelmiştir. Ne acı ki o tuzun koktuğu yerde, hiçbir şey taze kalamaz.
BİR TOPLUM NE KADAR YOZLAŞIRSA DOĞRU SÖYLEYENDEN NEFRET EDER
Genel olarak baktığımızda aslında çürümenin aşağıdan değil, yukarıdan aşağıya doğru yayıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü gücü eline alanların kendilerini hukukun ve ahlakın üstünde görmesi, yozlaşmanın ilk virüsü olmuştur. Daha da tehlikelisi, bu çürümenin gündelik dilimize, kültürümüze sirayet etmesidir. Doğruyu söyleyenlerin dışlandığı, yalanın ve rüşvetin "işini bilmek" olarak kutsandığı bir devirdeyiz. Tıpkı George Orwell’ın uyardığı gibi: "Bir toplum ne kadar yozlaşırsa, doğruyu söyleyenlerden o kadar nefret eder. "Çünkü ahlaksızlığın norm haline geldiği bir yerde, ahlaklı kalmak bir başkaldırıdır. İkiyüzlülük bir zırh gibi giyildiğinde, Nietzsche'nin deyimiyle insanlar artık kendileri olmak yerine, zayıflıklarını ve korkaklıklarını erdem gibi pazarlamaya başlarlar.
SONUÇ: DERS NİTELİĞİNDE MESAJ: Bireysel Sorumluluk
Peki, bu karanlıktan çıkış nerede? Suçu hep başkalarına, sisteme veya yöneticilere atarak sıyrılamayız. Lev Tolstoy, "Bir insanın ahlakı, kendisinden zayıf olanlara nasıl davrandığıyla ölçülür," der. Sadece yukarısı değil; trafikte birbirine saygı göstermeyen sürücü, dükkanında fahiş fiyat uygulayan esnaf, gücü yettiğinde altındakini ezen her birey bu çürümenin bir parçasıdır.
Eğer bu ülkede yeniden bir ahlak inşası istiyorsak, reçete bellidir: Montesquieu'nün dediği gibi, yasaların yöneticilerin çıkarı için kullanılmasına sessiz kalmayacağız. Kurumları yeniden adaletle doyuracağız. Unutmayalım ki, ahlak aç karınla doyurulmaz ama ahlaksız bir tokluk da sadece leş kargalarını besler. Kendimizden başlayarak, hakkı yenene ses, haksızlık yapana duvar olmadığımız sürece bu çürüme hepimizi yutacaktır.
Son olarak köşemi toplumsal ve bireysel bozulmayı ele alan ünlü düşünür, yazar ve liderlerin ahlak ve çürüme üzerine söylediği sözleri paylaşarak bitireyim;
- Albert Camus: "Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın."
- Balzac: "Ahlak bilimi, insanın çürümesini engelleyen bir tuzdur."
- Bertolt Brecht: "Ahlak aç karınla doyurulmaz; önce yiyecek, sonra ahlak gelir."
- Friedrich Nietzsche: "Ahlak, bireyin topluma kölece itaat etmesidir."
- Immanuel Kant: "Ahlak, başkalarının haklarını çiğnemeden yaşama sanatıdır."
- Karl Marx: "Ahlak, egemen sınıfın çıkarlarını korumak için uydurduğu bir maskedir."
- Konfüçyüs: "Bir ülkenin ahlakı dilinden anlaşılır; çünkü dil bozulursa ahlak da bozulur."
- Lev Tolstoy: "Bir insanın ahlakı, kendisinden zayıf olanlara nasıl davrandığıyla ölçülür."
- Martin Luther King Jr.: "Ahlaki evrenin yayı uzundur ama adalete doğru bükülür."
- Socrates: "Ahlaksızlık, ruhun cahilliğinden ve bilgisizliğinden doğar."
- İbn-i Haldun: "Toplumlar refah ve lükse gömüldükçe, asabiyet (birlik duygusu) zayıflar, ahlak bozulur ve kaçınılmaz olarak çürüme başlar.
- Friedrich Nietzsche: "Toplumsal çürüme (dekadans), yaşam enerjisinin ve içgüdülerin zayıflamasıdır. İnsanlar artık kendileri olmak yerine, zayıflıkları erdem gibi göstermeye başlarlar."
HEPİNİZE İYİ HAFTALAR