Bir dönem insanlar yalnızca yabancı numaralardan gelen aramalardan şüphe ederdi. Şimdi ise mesele çok daha karmaşık hale geldi. Çünkü artık insanlar tanıdıkları bir sesi duyduklarında bile tereddüt etmeye başladı.
Teknoloji ilerledikçe hayat kolaylaşıyor ama aynı hızla yeni riskler de ortaya çıkıyor. Özellikle yapay zekâ destekli uygulamalar sayesinde ses taklit etmek, görüntü üretmek ve hiç yaşanmamış olayları yaşanmış gibi göstermek artık sanıldığı kadar zor değil. Üstelik bu işlemler için profesyonel ekipman da gerekmiyor. İnternette birkaç uygulama kullanmayı bilen biri bile oldukça gerçekçi içerikler hazırlayabiliyor.
İşin en ilginç tarafı ise şu: İnsan gözü hâlâ gördüğüne inanmak istiyor. Bir video izlendiğinde, bir ses kaydı dinlendiğinde ya da bir mesaj ekran görüntüsü görüldüğünde insanlar çoğu zaman bunun gerçek olabileceğini düşünüyor. Çünkü yıllarca fotoğrafı, videoyu ve ses kaydını gerçeğin en güçlü kanıtlarından biri olarak gördük. Oysa artık teknoloji, insanların güven duygusunu doğrudan hedef almaya başladı.
Özellikle sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte insanların sesi, görüntüsü, konuşma tarzı ve mimikleri internette büyük bir veri havuzu oluşturuyor. Bugün birkaç paylaşım bile bir kişinin ses tonunu taklit etmeye yetebiliyor. İnsanlar çoğu zaman bunun farkında olmadan hayatlarının önemli bir kısmını dijital dünyaya bırakıyor.
Mesele yalnızca sosyal medya rahatsızlığı da değil. Bugün artık manipüle edilmiş görüntüler, düzenlenmiş mesaj kayıtları ve yapay zekâ destekli içerikler yalnızca internet ortamında dolaşmıyor; bazen hukuki süreçlerin de içine giriyor. Boşanma davalarında, ticari uyuşmazlıklarda, iş ilişkilerinde hatta ceza soruşturmalarında insanlar önüne konulan dijital materyali doğrudan “kesin delil” sanabiliyor. Oysa hukuk açısından her dijital veri aynı değere sahip değil.
Bir ekran görüntüsünün gerçekten o kişiye ait olup olmadığı, bir ses kaydında oynama bulunup bulunmadığı, görüntünün ne şekilde oluşturulduğu ve verinin teknik olarak doğrulanabilir olup olmadığı büyük önem taşıyor. Özellikle dijital deliller bakımından bilirkişi incelemeleri artık birçok dosyada kritik hale gelmiş durumda. Çünkü teknoloji geliştikçe “gördüm, duydum” demek tek başına yeterli olmamaya başladı.
Uygulamada insanların en sık yaptığı hatalardan biri ise yalnızca ekran görüntüsü alıp rahatlamak oluyor. Halbuki çoğu zaman tek bir ekran görüntüsü yeterli kabul edilmeyebiliyor. İçeriğin linki, paylaşım tarihi, kullanıcı bilgileri, URL kayıtları, mesajın geldiği platform ve gerektiğinde cihaz incelemesi gibi teknik detaylar da önem taşıyabiliyor. Özellikle sosyal medya paylaşımlarında içerik kısa sürede silinebildiği için zaman kaybetmeden noter tespiti yaptırılması veya hukuki sürecin hızlı başlatılması bazı dosyalarda ciddi fark yaratabiliyor.
Bir başka önemli nokta da şu: Her hukuka aykırı içerik için aynı yol izlenmiyor. Bazı durumlarda savcılığa suç duyurusunda bulunulması gerekirken, bazı durumlarda Sulh Ceza Hakimliği üzerinden erişim engeli veya içeriğin kaldırılması talepleri gündeme gelebiliyor. Eğer kişilik haklarını hedef alan bir paylaşım varsa manevi tazminat boyutu da ayrıca değerlendirilebiliyor. Özellikle kişinin sesi, görüntüsü veya özel verileri izinsiz şekilde kullanıldıysa KVKK kapsamında da ayrı hukuki sonuçlar doğabiliyor.
İnsanlar bazen “Nasıl olsa sahte olduğu anlaşılır” diye düşünüyor ama uygulamada işler her zaman bu kadar kolay ilerlemiyor. Çünkü bir içerik sahte olsa bile, yayıldığı anda kişinin işi, sosyal çevresi ve itibarı üzerinde gerçek sonuçlar doğurabiliyor. Özellikle sosyal medyada insanlar çoğu zaman doğruluğu araştırmadan paylaşım yapabiliyor. Birkaç saat içinde binlerce kişiye ulaşan bir içerik, sonradan yalan olduğu ortaya çıksa bile etkisini tamamen kaybetmeyebiliyor.
Bir başka problem de insanların panikle yanlış hamle yapması. Kimi kişiler öfkeyle karşı tarafa hakaret etmeye başlıyor, kimi sahte içerikleri kendi hesabında paylaşarak yayılmasına istemeden katkı sağlıyor, kimi ise “aman büyümesin” diyerek hiçbir işlem yapmıyor. Halbuki özellikle dijital içeriklerde ilk saatler çok önemli olabiliyor. Delillerin korunması, paylaşımın kayıt altına alınması, gerekiyorsa uzman desteği alınması ve hukuki sürecin doğru kurulması bazen davanın seyrini tamamen değiştirebiliyor.
Belki de ilk kez insanlık, gördüğü şeyin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorguladığı bir döneme giriyor. Eskiden insanlar “Fotoğraf varsa kesin olmuştur” diye düşünürdü. Şimdi ise bir görüntünün gerçek olması yetmiyor. Nasıl üretildiği, değiştirilip değiştirilmediği ve yapay zekâ desteği içerip içermediği bile tartışılıyor.
Yakın gelecekte insanların en büyük korkularından biri belki de şu olacak: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi ispat etmeye çalışan insanlarla uğraşmak. Böyle bir durumla karşılaşıldığında paniğe kapılıp yalnızca sosyal medyada açıklama yapmaya çalışmak çoğu zaman yeterli olmuyor. Mevcut içeriklerin ekran görüntülerinin alınması, mümkünse link ve tarih bilgilerinin saklanması, delillerin silinme ihtimali varsa noter tespiti veya teknik kayıt süreçlerinin değerlendirilmesi, olayın niteliğine göre savcılık başvurularının ve erişim engeli taleplerinin hızlı şekilde ele alınması büyük önem taşıyor. Çünkü dijital dünyada bazen birkaç saatlik gecikme bile ciddi hak kayıplarına yol açabiliyor. Teknoloji değişiyor olabilir ama hukukun en temel ihtiyacı hâlâ aynı: Gerçeği sahteden ayırabilmek.