Bir şubat soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son demlerinde görmüştüm onu. Her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri rahatsız etmişti, kendini aydın zanneden karanlıkları... Hayata bakış felsefesi, yaşamı anlama ve sürdürme biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü, tek tip elbise giymeyi arzu edenleri.

Postmodern bir darbenin ardından yere yığılan bedeni, zafer çığlıkları atan kokanaların çılgın alkışları arasında hapishaneye doğru seyrederken, gözlerindeki damlalara hakim olamayıp ağlayanların nedameti de hakimdi puslu havada. Şehitlikler her ölüm yıldönümlerinde, her bayramlarda dolup taşıyor ama tabutu götürürken oluşan kalabalık ve atılan sloganlar birilerinin suiistimal siyasetiyle pespaye olmaya mahkûm kalıyordu.

"Fikirler, ordulardan daha güçlüydü" elbet. Onun izinden yürümeyi kendilerine bir ilke olarak benimseyenler oldukça zafer kaçınılmazdı. Zaten amaç, herkesin diline pelesenk olmuş ama herkes tarafından kendi taraflarına yontulan ve karşısındakini ezmeye ve sömürmeye çalışırken dahi söylediği, "İnsanca yaşama" terennümü değil miydi? Ne acı bir çıkmazdı o... Kendi hayatına karşılık başkalarının hayatı, kendi tokluğuna karşılık başkalarının açlıktan ölmesi, kendi mutluluğuna karşılık başkalarının acısı, felaketi, ıstırabı, kendi fikirlerine karşılık, asla kabul edilemez ve uygulanmaya konulamaz başkalarının fikirleri...

Bakışı güzel olmayanların, baktıklarını güzel görmesi mümkün değildi elbette. Kusuru ve hatayı bakışında göremeyen bu kör olası zihniyetin kurbanlarını gömüyorduk toprağa. Kendi evladını göz göre göre yiyen kör bir zihniyet. Kafalarında oluşturdukları iflah olmaz bu paranoya kendileriyle beraber uçuruma sürüklüyordu toplumu. Ne ekonomik, ne kültürel, sosyal ne de siyasi bir başarıyı herkesin kutsal bildiği vatan uğruna başkalarının yapmasına kesinlikle müsaade etmiyorlardı. Vatan batsın, insanlar sürüm sürüm sürünsün, işsizlik, açlık, sefalet kol gezsin, ahlaksızlık, fuhuş, soygunlar, hortumcular ve terör artsın ama yeter ki kendileri gibi düşünmeyenler bu geminin dümenine kaptan olarak geçmesin. Hatta gemiyi yönetmek adına talepte dahi bulunmasın.

Artık yüreklerde katmerleşen acılar arar oldu onu. Kemiklerini dahi alıp dışarı atmak zihinsel pratiğini bile düşünebilip, ülkeyi güllük gülistanlık edebileceğini zanneden o karanlık beyinler memleketi göz göre göre felakete sürüklediler. Ülkede doğan çocuklar mutsuz, okuyan gençler yurt dışına kaçmak için fırsat kollar hale geldi. Geleceğe umutla bakabilmek adına, gerçek gündemin dışında, asla halkı temsil etmeyen oyunlar, programlar, konserler ve eğlencelerin oluşturduğu suni gündemin boyası da yavaş yavaş dökülüyor şimdilerde.

Evet, bir şubat soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son demlerinde görmüştüm onu. Dudaklarında Basra'nın düşmesinden sonra söylenen; "İmşi Basra İmşi" (Yürü Basra Yürü! Osmanlılar buradan gideli ben çocuğu Şat'a düşmüş anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü. Onlar sana gelmese sen onlara yürü.) duygusal infilakın kıpırtıları vardı. Her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri, rahatsız etmişti, kendini aydın zanneden karanlıkları... Hayata bakış felsefesi, yaşamı anlama ve sürdürme biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü, tek tip elbise giymeyi arzu edenleri. Maalesef şimdi daha çok özlüyor ve arıyoruz onu... Cesareti ve mücadeleyi yüreğimizden kovalı, kurtarılmayı bekliyoruz denizin ortasında, bir dağ başında veya bir çöl ortasında. Bir türkü gibi dillerde fısıldanan o meşhur türküye kulak kabartıyoruz hep birlikte...

O döndü.Tabi ki dönecekti bunca gözyaşı ve duanın ardından. Onla beraber sürgündeki yiğitler de dönecekti, zafere hazır komutanlar edasıyla.

Zincire vurulmuş özgür düşüncenin, eve hapsedilmiş okuma hülyalarının, toprağa gömülmek istenen mukaddeslerin, düşünemeyen köleleştirilmiş beyinlerin, kendi rızası olmadan çalınan ve pazarlanan şahsiyetinin her yandan çepeçevre sarılmış özgürlüklerin hesabını soracaklardı. Kendi rızaları olmadan oynadıkları, filmin figüranlığından başrolüne soyunacaklardı, inat için. Hayatı anlama ve yaşama adına kendilerine reva görülen paryalığı, hiçbir menfaat ve dünyalık meta uğruna kendi gibi düşünmeyenlere dahi asla uygulamayacaklardı. Çünkü aldıkları terbiye, inandıkları öğreti onu öğretmişti onlara.

Her ne kadar, muhtelif zamanlarda namluya sürülen fitne tohumları, insanlarda tereddüt uyandırsa da, aslına rücu etmeyecek hiçbir mesele yoktu. Az bir gayret, biraz yardımlaşma, kardeşlik müessesesinin tesisi, hayata adalet penceresinden bakış, ortaya çıkan (çıkarılan) suni gündemlerin cevabını doğru kaynaklarda ve yerlerde aramak bütün problemleri çözecekti. Sorularla oluşturulmuş şüphe ve tereddütler, yerini tam bir teslimiyete terk edecekti...

Beklenen sevgili gelecekse, çekilen çileler kutsaldı. Çile çekmeye razı olanlar, sevgiliyle kavuşmanın vuslat anıyla yanıp tutuşanlardı. İşte o, onun için döndü... Anlamak zor olsa da...