Meselenin köklerinin daha çok dijital dünyada, denetimsiz etkileşim alanlarında ve giderek kapalı yapılar haline gelen çevrimiçi topluluklarda aranması gerektiğini belirten Yıldız, bu ortamlarda şiddetin oyunlaştırıldığını belirtti. Bu alana 30 yılını verdiğini söyleyen Yıldız, aileyi güçlendiren, okulu destekleyen ve çocukları dijital dünyanın risklerine karşı koruyan kapsamlı bir sosyal politika yaklaşımının acilen hayata geçirilmesini istedi.

9 Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Özkan Yıldız, önce Şanlıurfa’da ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan okullardaki elim saldırı olayları ile ilgili sorularımızı yanıtladı, Gazetemize dikkat çeken bilgiler verdi.

-Son dönemlerde niçin okullarda şiddet bu kadar arttı?

DEĞERLERİMİZ EREZYONA UĞRADI

-Küresel ölçekte derinleşen gelir adaletsizliği ve Türkiye örneğinde somutlaşan makroekonomik buhranlar, yalnızca mali bir daralmayı değil; toplumsal mutabakatın temelini oluşturan kurum, kural ve normatif değerlerin sistemik bir erozyonunu da beraberinde getirmektedir. Yüksek işsizlik, kronik yoksulluk ve borçlanma sarmalıyla zayıflayan sosyal devlet refleksi, geniş halk kitlelerini yapısal bir sefalete mahkûm ederken; bu ekonomik tahribat, toplumsal dokuda "anomik bir çözülme" ve küresel çapta bir bağımlılık salgınına zemin hazırlamaktadır.

-Şiddetin artışında dijitalleşme, sosyal medyanın rolünü nasıl açıklarsınız?

DİJİTAL AĞ TOPLUMU OLDUK
Sosyalleşme mekanizmalarının radikal bir biçimde el değiştirdiği bu süreçte insanlık, geleneksel bağların koptuğu ve yerini belirsizliklerin aldığı devasa bir sosyo-ekonomik dönüşümden geçmektedir. Bu karmaşık tabloyu doğru analiz edebilmek için, içinde bulunduğumuz evrenin artık fiziksel sınırları aşan, kuralsızlığı rasyonalize eden ve bireyi savunmasız bırakan "küresel bir dijital ağ (network) toplumu" olduğu gerçeği, tüm akademik ve politik stratejilerin merkezine alınmalıdır.

-Ekonomik krizin bu olaylardaki etkisini nasıl açıklarsınız?

MESELENİN KÖKLERİ BURALARDA ARANMALI

Gaziantep’te tarıma AB destekli yeni yatırım
Gaziantep’te tarıma AB destekli yeni yatırım
İçeriği Görüntüle

Okullarda son dönemde yaşanan şiddet olayları, toplumun farklı sosyoekonomik katmanlarından gelen çocukların da benzer biçimde etkilenebildiğini göstermekte; bu durumun yalnızca bireysel patolojilerle açıklanamayacak kadar derin ve yapısal bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır. Aile yapısının görece güçlü olduğu, ekonomik imkânların yeterli olduğu ya da dışarıdan “normal” görünen yaşam koşullarına sahip çocukların dahi şiddet döngüsüne dahil olabilmesi, meselenin köklerinin daha çok dijital dünyada, denetimsiz etkileşim alanlarında ve giderek kapalı yapılar haline gelen çevrimiçi topluluklarda aranması gerektiğini düşündürmektedir.

ŞİDDET OYUNLAŞTIRILIYOR

Bu ortamlarda şiddetin oyunlaştırılması, normalleştirilmesi ve bir güç dili olarak yeniden üretilmesi; çocukların duygusal dünyasında ciddi bir kopuşa, empati kaybına ve gerçeklik algısında bulanıklaşmaya yol açabilmektedir. Böylece çocuk, yalnızca dışsal bir etki alanına maruz kalan pasif bir özne olmaktan çıkıp, bu dijital kültürün içinde şekillenen aktif bir davranış kalıbının parçasına dönüşmektedir. Bu tablo karşısında çözüm, yalnızca güvenlik önlemleri ya da cezai yaklaşımlar değil; çocukların dijital dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenleyen, duygusal dayanıklılıklarını güçlendiren ve aile, okul ile toplumun aynı sorumluluk hattında birleştiği bütüncül bir koruma ve yeniden inşa sürecidir.”

ÇOCUKLAR ŞİDDET ÜRETEN AKTÖRLERE DÖNÜŞMEYE BAŞLADI

-Çocukların ağır suçlara karışması, aile ve okul gibi temel sosyalleşme kurumlarının etkisinin zayıflaması ile şiddeti normalleştiren sosyal çevrelerin güçlenmesi arasında bir ilişki olduğunu mu göstermektedir?

2025 yılına ait resmi veriler, çocukların suça karışma oranındaki artışın artık yalnızca adli bir sorun değil, toplumsal yapıda yaşanan daha derin bir dönüşümün göstergesi olduğunu ortaya koymaktadır. Çocukların kasten öldürme olaylarının önemli bir bölümünde fail veya iştirakçi olarak yer alması, şiddetin bireysel sapmadan ziyade giderek daha geniş bir sosyokültürel zeminde üretildiğini düşündürmektedir. Bu durum, dijital ortamların kontrolsüz etkisi, sosyal bağların zayıflaması ve aile ile okulun denetleyici rolünün azalmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, çocukların yalnızca şiddete maruz kalan bireyler olmaktan çıkıp şiddeti yeniden üretebilen aktörlere dönüşmeye başladığını göstermektedir. Dolayısıyla bu eğilim, bireysel nedenlerle açıklanamayacak kadar yapısal bir nitelik taşımakta; çözüm ise cezai yaklaşımların ötesinde, aile, eğitim sistemi ve dijital çevreyi kapsayan bütüncül bir sosyal yeniden inşa ihtiyacına işaret etmektedir.

TOPLUMUN TEMEL KURUMLARI ZAYIFLADI

Önce Şanlıurfa’da ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan bu olay, sadece bireysel bir suç olarak değil, toplumun temel kurumlarında yaşanan zayıflamanın bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Aile içi bağların zayıflaması, okulun koruyucu ve yönlendirici rolünün azalması ve dijital ortamların kontrolsüz etkisi, çocukların sağlıklı bir sosyal gelişim süreci yaşamasını zorlaştırmaktadır. Bunun yanında şiddetin bazı dijital içeriklerde ve sosyal çevrelerde normalleşmesi, çocukların yanlış davranışları daha kolay benimsemesine yol açabilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda eğitim, aile yapısı ve dijital kültürle ilgili çok boyutlu bir toplumsal sorundur. Çözüm de sadece cezalandırmaya değil, aileyi güçlendiren, okulu destekleyen ve çocukları dijital dünyanın risklerine karşı koruyan kapsamlı bir sosyal politika yaklaşımına ihtiyaç duymaktadır.

-Bireysel silahlanmanın olaylar üzerindeki etkisi nedir?

ŞİDDET NORMALLEŞİYOR

-Umut Vakfı’nın son 12 yıllık verileri, şiddetin artık istisnai bir sapma olmaktan çıkıp gündelik yaşamın dokusuna sızdığı bir "şiddetin normalleşmesi" ve kanıksanması sürecini teyit etmektedir. Sosyolojik açıdan bu vahim tabloyu; toplumsal denetim mekanizmalarının işlevsizleştiği, bireylerin çatışma çözme aracı olarak hukuku değil "doğrudan şiddeti" rasyonelleştirdiği bir anomik çözülme hali olarak okumak gerekir. Silahın ulaşılabilirliğinin artması, medyadaki mafyatik anlatıların yarattığı sembolik şiddet ve cezasızlık algısı; şiddeti bir güç gösterisi ve "sorun çözme tekniği" olarak meşrulaştırmakta, bu da toplumsal dokuyu bir arada tutan normatif bağların tahribine yol açmaktadır. Sonuç itibarıyla, bu devasa sayılar sadece bir asayiş sorunu değil; kolektif vicdanın aşındığı, empatinin yerini "güçlü olanın hayatta kaldığı" ilkel bir sosyal iklime bıraktığı ve şiddetin yapısal bir "yeni normale" dönüştüğü bir toplumsal bağışıklık çöküşünü simgelemektedir.

-Çocukların suça sürüklenmesini önlemeye yönelik mevcut politikalar yeterli mi?

KORUYUCU VE ÖNLEYİCİ YÖNLER ZAYIF

İçişleri ve Adalet Bakanlığı verileri ile okullarda yaşanan son şiddet olayları birlikte değerlendirildiğinde, çocukların suça sürüklenmesini önlemeye yönelik mevcut politikaların ağırlıklı olarak olay sonrası müdahalelere odaklandığı, ancak riskleri önceden tespit edip azaltmaya yönelik koruyucu ve önleyici yönlerinin yeterince güçlü olmadığı görülmektedir. Sosyolojik ve pedagojik açıdan bu durum, sorunun yalnızca bireysel suç davranışı olarak ele alındığını, oysa aile yapısı, okul iklimi, dijital ortamlar ve sosyoekonomik koşulların birlikte ele alınması gereken çok katmanlı bir risk alanı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çocuk koruma politikalarının yalnızca güvenlik ve adli mekanizmalarla sınırlı kalması, yapısal nedenleri görünmez kılmakta ve sorunun tekrar üretimine zemin hazırlamaktadır. Daha etkili bir yaklaşım için erken uyarı sistemleri, okul temelli psikososyal destek mekanizmaları, aile destek programları ve dijital okuryazarlık eğitimlerini içeren bütüncül bir önleyici politika çerçevesine ihtiyaç vardır.” Meral KINACILAR ERBEKTE