Zaman bir dairedir; ne başını bulmak mümkün ne de sonunu... Hangi noktayı başlangıç sayalım
da o noktadan girelim bu sınırları meçhul uçsuz bucaksız dairenin içine? İnsanların atası Hazreti Adem'den mi, ikinci atamız Hazreti Nuh'tan, yoksa daha yakınlardan; Hazreti İsa'dan mı girelim? Hazreti İsa'dan tam 571 sene sonra; Nisan ayının yirmisi, Kameri aylardan Rebîu'l-Evvel ayının on ikinci gecesi. Mekke'de mütevazı bir ev... Günlerden pazartesi... Vakit, vakitlerin sultanı: Seher vakti… Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise oldu: Kainatın efendisi, Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem dünyaya teşrif etti.
Ol Rebiu'l-Evvel ayı nîcesi,
On ikinci gece isneyn gecesi;
Doğdu ol saatte, ol Sultân-ı Dîn
Nûra gark oldu semavât-ı zemîn.
Akdeniz; medeniyetler havzası. Bir tarafında Mısır: Piramitlerin altında yatan Firavunlar... Ölüm
için ölümü yaşayan devrik putlar... Bir tarafında Roma; zevk için insanların ölümüne dövüştürüldüğü, esirler diri diri aslanlara yem yapılırken, vahşi haz çığlıklarıyla arenaları çınlatan zalimlerin ülkesi... Öte yanında Yunan, İskenderiye ve her devrin bozguncu milleti: Yahudiler... Hazreti İsa'nın getirdiği tevhid dininin Helenistik ve putperestlikle yoğrulup felsefe mistiğine daldırıldığı İskenderiye Mektebi: Milad'ın ilk yıllarında doğuyla batının birbirine karıştığı bir çukur adeta...
Biraz uzaklarda, doğuda Zerdüşt'ün putlarına ve ateşine tapıldığı, önünde secde edilen mağrur Kisra'ların ülkesi: İran. Biraz daha doğuda, put fikrini incelte incelte vücutsuz bir dua tasvirine kadar vardıran, bu kez de duayı putlaştıran Brahmanlar ülkesi; Hindistan... Bir yanda da Buda... Çin ve Konfüçyüs: Maddeye ezeli bir kıdem biçtikten sonra, insanı bu maddeden yaratmış çarpık anlayış... Putlar, putlar, putlar. Ve bir de, çiğ ve zalim insanlar... Bunlar sözde medeni dünyanın hali... Ya karanlıklar içinde kalan diğer yerler... Oralarda sadece vahşi bir hayat ve barbarlar var... O an dünya, bu dünya işte!
...Bir de Arabistan var: Rahmani esrarın tecelli merkezine doğru semadan çekilen okun hedefi kutsal Kabe'nin kutsal mekanı... Yeryüzü hakikatleriyle İlahi hakikatler arasında geçit noktasıdır Kabe... Ve çevresinde oluşan Mekke şehri... Mekke bir şehir devleti;
Bu şehrin bir de yüksek meclisi var. Senato gibi bir şey: Adına Dar-ül-Nedve dedikleri bir dam altı... Kureyş'in uluları burada toplanır ticaret ve siyasetlerini müzakere ederler... Kabe'nin içi yine putlarla dolu. Kabe'yi o zaman da tavaf ediyorlar; ama çırılçıplak...
Bu öyle bir çıplaklık ki; hem madde hem de mana çıplaklığı... Adaklar sunuyorlar, ama; Lat'a, Uzza'ya, Hubel'e... Kız çocuğu sahibi olmak utanç vericidir; diri diri toprağa gömüyorlar küçücük yavrularını... Zina ve hayasızlık sıradan alışkanlıklar haline gelmiş... Kadınlar ticaret malı gibi alınıp satılıyor... Hepsi sarhoş, hepsi zani, hepsi zalim... Sırtlanlar gibiler; zayıflar eziliyor; adalet sadece fakirlere ve kölelere uygulanıyor... Faiz, yoksulları daha da yoksul ederken Mekke'nin efendileri servetlerine servet katıyorlar. İdare ellerinde, egemenliklerini kimseyle paylaşmak istemiyor, Mekke'nin müşrik efendileri...
Ve o zalimler beldesi Mekke'den tüm dünyayı aydınlatan ve “Alemlere Rahmet” olan bir nur fışkırıyor: “Hazreti Muhammed... (s.a.s.)” O sonsuz nur, insanlara insan olmasını öğretiyor; O sonsuz nur; karanlıklar içinde yüzen insanlığı aydınlığa çıkarıyor; O sonsuz nur; köleliği kaldırıp hürriyeti getiriyor, O sonsuz nur; insanoğluna eşitliği ve adaleti getiriyor...
O sonsuz nur, insanoğluna rabbini öğretiyor; sonsuza kadar da öğretmeye devam edecek... Putperestlik O sonsuz nurun karşısında kağıttan kaleler gibi dağılıp gidiyor... Rabb'i O'nun için: “Levlake levlak, vela halaktül eflak” buyuruyor. Yani, “seni, eğer seni yaratmasaydım, alemleri yaratmazdım” diyor...
Böylece tüm kainat O'nun varlık sebebiyle var oluyor... Her şey, ama her şey, varlığını onun varlığına borçlu... O, insanlığın efendisi, müslümanların yegane önderidir... Her müslüman onun gösterdiği yoldan başka bir yola iltifat etmemeli ve bilmeli ki, hesap gününde ancak ve ancak O'nun şefaatiyle kurtuluşa erecektir... Her müslüman O'nun hayatını en ince teferruatına kadar okuyup öğrenmeli ve O'nun getirdiği yüce din “İslam”ı hayatına uygulamalıdır... Dudakları onun gibi titremeli, kalbi onun gibi çarpmalıdır...
Şimdi milyarlarca dudak bu yüce isme salât ve selam ediyor, milyarlarca kalp bu isimle bu isim gibi çarpıyor...
Bu dudaklar ve bu kalpler bin dört yüz yıldan beri bu ismi anıyor... Kıyamet gününe kadar milyar kere milyar dudak bu yüce ismi anacak ve milyar kere milyar kalp bu aşkla Allah ve Resulu için çarpacaktır...
Her sabah şafak sökünce, beyaz ip siyah ipten ayırdedilince, müezzinler insanları: “Namaz uykudan hayırlıdır” diye çağıracak, onları Allah'a secde etmeye ve elçisine salat sunmaya davet edecektir... Uygar dünyanın değişik bölgelerinde binler, milyonlar, milyarlar bu çağrıya koşacak, her günün başında Allah'ın rahmetiyle ve fazlıyla Ona salat okuyup Onu selamlayacaklardır... Gün ortalanınca, güneş batıya kayar gibi olunca, müezzin insanları öğle namazına, sonra ikindi namazına, sonra akşam namazına ve derken yatsı namazına davet edecektir...
Bu namazların her birinde Müslümanlar, Allah'ın kulu, resulü, ve habibi Hazreti Muhammed'in adını saygı ve sevgiyle anarlar... Onlar günde beş vakit namazda onun ismini duyarlar, kalpler Allah'ın zikri ve O'nun gözdesi (Mustafa'sı) Muhammed'i anmakla titrer ve nurlanır... Geçmişte Müslümanlar böyleydiler; Allah dosdoğru dinini egemen kılıncaya ve bütün insanlar üzerinde nimetini tamamlayıncaya kadar da böyle olmaya devam edecekler. Putlar yıkılacak, tabular devrilecek ve inanlar felah bulacaklar...
Maddeye tapanlar, arzu ve emellerinin peşinde koşarak nefislerine tapanlar, güce, iktidara, dünyaya tapanlar ve ölüm hakikatini unutarak özlerine zulmedenler O'nu hiç, ama hiç anlayamayacaklar…
Hatta dudak bükerek küçümseyecekler… Ebu Cehiller de, Ebu Lehebler de öyle yapmış, hakikat nurunu üfleyerek söndüreceklerini sanmışlardı… Canım feda olsun, senin yoluna; adı güzel, kendi güzel Muhammed...
Yorumlar