"Bir garip ölmüş diyeler,

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin"



Büyük Ozan Yunus Emre, asırlar önce bugünü görmüş ve günümüz insanın acı akıbetini o günlerden bize hatırlatmış. Dünya nüfusu gittikçe artıyor. Alınan tedbirler ya da alınması gereken tedbirler bangır bangır anlatılırken dört bir taraftan, ne yazık ki kendi bildiğimizi okuyoruz. Dünya nüfusu artmış, doğal kaynaklar tükenmiş, küresel ısınma varmış, petrol savaşları, su savaşları kimin umurunda ki. Dünya nüfusu arttıkça insan da daha bir yalnızlaşıyor. Çünkü "teknoloji" denilen şey, almış başını gidiyor... Hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz teknoloji bir o kadar da hayatımızdan bir şeyleri alıp götürüyor aslında. Bugün, dünyadaki her bir gelişimi, her olup biten şeyi anında takip edebiliyor, herşeyden haberdar olabiliyoruz. Bu saydıklarım teknolojinin nimetleri. Ya hayatımızdan çaldığı onca şey? Günümüz insanı yalnız kalmış durumda. Kalabalıklar içinde ama "tek başına". Hatta aile içinde bile o kadar bireysel yaşamaya başladık ki. Aile bireylerinin her biri kendine ait bir dünya yaratmış; sadece kendini yaşıyor kendi içinde. Ve öylesine telaşlar yüklemişiz ki yorgun omuzlarımıza. Bunca telaşın içinde, ne çocuklarımızın "çocukluk çağında"yanlarında olabiliyor, ne de çocuklarımızın büyüdüğünü farkediyoruz. Bütün bu olumsuzlukların nedenini teknolojiye bağlamamın sebebi ise; bizi kendine esir eden evlerimizin baş köşesinden, bizlere gülümseyen sevgili dostumuz, arkadaşımız, herşeyimiz olan televizyonumuz... Hafta sonu bütün ile bireylerinin bir arada bulunduğu nadir zamanların sevinciyle sarhoş olduğum bir akşamdan bahsetmek istiyorum. Hep birlike yenilen bir akşam yemeğinde tek cümleyle kızım:
-"Anne tuzu uzatır mısın?"la akşam yemeğinin rekorunu kırdı. Sonra, hızla yemekler toplandı ve bütün ev halkı bize gülümseyip duran o varlığın önüne kuruldu. Hiç kimseden çıt çıkmıyor, sırasıyla sevgili dostumuzun (!) bize sunduğu güzelliklerden nasipleniyorduk. Önce çocuğumun dünyasını alt üst eden, artık masalla gerçek hayat arasında gelip giden, o sihirli dizilerden birini izledik. Sonrasında, ağzı laf yapan jürinin önünde ter döken zavallı çocuklarımızın seslerini dinledik. Ardından da ahlarla, vahlarla başka bir diziyi... Bütün aile fertlerinin birarada bulunduğu böyle nadir zamanlarda, bakın neler konuşmuşuz?

- Meyve yer misiniz? (Kimseden ses çıkmıyor)

- kızım kumandayı verir misin?

- Hadi çocuklar uyuyun artık.

Yukarıdaki tablo çok da yabancı değil. Her evde aşağı yukarı aynı şeyler yaşanmakta. Farkında olmadan sevdiklerimizle aramıza öyle duvrlar örmüşüz ki. Ben kendi adıma konuşmak istiyorum. Bahsettiğim o eşsiz geceden sonra, çocuklarımla arama giren o kara kutuyu ortadan kaldırdım. Çocuklarım önce somurttular, beni ilkellikle suçladılar. Fakat şu anda televizyonsuz da yaşanabileceğini öğrenmek üzereler. Onlara kendi çocukluk anılarımı anlattım. Kendi aramızda yarışmalar yapıp eğlendik. Hep suskun, birbirine küs gibi davranan aile bireyleri şu anda tekrar konuşmayı öğrendiler. Yaşamı tadına vara vara gerçekten yaşıyor olabilmekten dolayı çok mutlular. İnanın hayat; sadece "Bülent Ersoy, Armağan Çağlayan, Ihlamurlar Atında, Sıla..."değil. Hayat birada yaşadığımız, sevdiğmiz insanların göz bebeklerinde...

Sevdiklerimizin göz bebeklerine bakalım hep....