1. YAZARLAR

  2. Fulya Mısırlıgil

  3. Yitik şehrin ardından...
Fulya Mısırlıgil

Fulya Mısırlıgil

Yazarın Tüm Yazıları >

Yitik şehrin ardından...

A+A-

Hep bir ağızdan soruyor kimileri, bu şehrin daha fazla yitirilmemesi için ne etmeli, nereden başlamalı diye!

Hep bir ağızdan fısıltılar dolaşıyor kulaktan kulağa, eksiği var fazlası yok malum yazının, şunu da belirtseydi keşke diye!

Hep bir ağızdan!

Koro gibi...

Hep bir beklenti hâli.

Hep bir mağdur edebiyatı!

Hep bir üstün zekalı Einstein, çelik vücutlu Superman ve korkusuz Batman misali bir kahraman beklentisi ile...

Kurtarılma senaryoları...

Tam o sırada bir ses geliyor derinden.

Sesin sahibi kızgın olsa gerek!

"Eğer ülkeni kurtaracak bir lider beklemekteysen, ben size hiçbir şey öğretememişim demektir.” diyor Mustafa Kemal Atatürk.

Tek başına cihana kafa tutmuş, yürek yiyen adam.

Neden böyle diyor?

Kendinden biliyor.

O da bekleseydi belki bir kurtarıcı, biz de bilmeyecektik bir Mustafa Kemal ve onunla birlikte tarih yazan kahramanları.

Ve yine hep bir ağızdan eleştirmek kolay da çözüm üretmek zor diye onaylaşıyor kimileri... Tatmin ediyorlar vicdanlarını belki biraz.Fırsat oldu da "onlar" haykırmadı mı gerçekleri yoksa yüze!

"Nayır" tabiki.Kim demiş eleştirmek kolay?Bunu diyen bir adım öne çıksın bakayım.

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" öte git diye?

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" yapma etme, bu yanlış diye?

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" eğrisin, doğrul kardeşim diye?

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" haksızlık ediyorsun, Allah'tan kork diye?

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" bu iş senin hakkın değil, girme günaha, alma ah diye?

Kim kime diyor "yüze geldiğinde" hata yapıyorsun, zararın neresinden dönsen kârdır diye?

Kim kime diyor?

Kaç kişi diyor?

Kaç kişi diyormuş gibi yapıyor?

Kaç kişi demek istiyor da susuyor?

Susmak zorunda kalıyor...

Kişisel çıkarlar ağır basıyor.

Peki ya kaç kişi doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovmuyor?

Ve kim, köyünün doğru söyleyenler tarafından terkedilmemesi için savaş veriyor?

Eleştirmeye eleştirmeye, susa susa, ezile büzüle, yandan yandan, "Sen iyisin ağam", "Sen hoşsun paşam" diye diye gelmedik mi bu hale zaten?

Aman iki çirtik hanek edek, bana mı düşmüş yılanın yuvasına çomak sokmak bir benle olur mu bu işler demedik mi?

Şahsımıza dokunmasın diye bin yaşasın dediğimiz yılan, toplumun boğazına dolanmadı mı?

Şimdi herkes şöyle bir silkelensin düşünsün atasını, tarihini, kültürünü, değerlerini... Maneviyatını!

Ne zamandır biz sürekli birilerinden bir beklenti içinde olan, yetisiz insanlar topluluğu hâline geldik?

Ne zamandır düşünmeyi, sorgulamayı, eyleme geçip, sorumluluk almayı terk ettik?

Ne zamandır miş'li yaşantıların esaretinde kimlik kaybettik?

Ya da ne zamandır sesi gür çıkan iyilerin, sesi yetmedi bu topluma?

Oradan başka bir ses haykırıyor; "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur." diye... ama bizim damar anlayışımız Müslüm babadan isyanım var şarkısını dinlemekten öte değil bu aralar...

Babayı çok severim, lakin biz isyanı olup ta değişime öncülük edenlerin aktif önderliğinde yaşamış bir toplum olarak pasif isyanlara alışık değiliz.

Olmamalıyız da!

Soruyorum herkese;Kaçımız sadece kendi üzerine düşen sorumluluğu tam anlamıyla yerine getiriyor?

Bir vatandaş olarak! Bir ebeveyn olarak! Bir komşu olarak! Bir işveren olarak! Bir işçi olarak!

Bir dost olarak! Bir insan olarak...

Kaçımız gördüğü yanlış karşısında susmuyor, konuşuyor?

Kaçımız hak için, özgürlük için, adalet için, barış için elini koyuyor taşın altına?

Yoksa rahat koltuklarında oturdukları yerden film izler gibi izliyorlar mı, kendilerinin de ihtiyacı olacağı iyi bir dünya mücadelesi verenleri?

Yoksa yine kişisel kazançlarına bakıp, kaygısız memleket sevdalısı edebiyatı mı yapıyorlar?

Yoksa yine birilerinin arkasına sığınarak bugün senle yarın onla iki yüzlülüğünü mü oynuyorlar? Yağmur tarla denkliğinde mi koşuyorlar?

Mevlana yaklaşımı, "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol." bakış açısından "Göründükleri gibi olmalıdır insanlar, değillerse hiç görünmensinler daha iyi." diyen Shakespeare'e götürdü bu tipler bizi.

Yitik Şehir "Gaziantep" yazısının son cümlesi tüm soruların cevabıydı aslında. Anlayan anladı. Kimisi anlattı anlamayanlara...Kimisi anlatmaya lüzum duymadı, anlamamak için var gücüyle kulak tıkayanlara.

"Elinizden hiçbir şey gelmiyorsa bile, en azından önce kendinize, sonra da mensubu olduğunuz topluluğa dürüstçe ifade edin düşüncelerinizi." diye ifade etmiştim, "Yitik Şehir" yazısında.

Manevî değerlerin kişisel çıkarların gölgesinde can çekiştiği, toplumsal değil bireysel yaşamların kaygısında insanların, kavga ettiği bir toplumda ne olmasını bekliyordunuz?

Paylaşmanın bereketini, üretmenin itibarını, dürüstlüğün paha biçilmez yanını, azmin onurlu yapısını, insanların nerede oturduklarını, kim olduklarını, maddi varlıklarını konuşmayı başladığımız gün unuttuk biz.

Sadeliğin en üst medeniyet seviyesi olduğunu bilen, eğitim sevdalısı, savaş meydanlarında bile kitap okuyan, yenilikçi bir liderin arkasından, Arapların gösteriş sevdalısı tüketim odaklı kültürleriyle saplantılı bir biçimde yarış halinde olduğumuz gerçeğine gözlerimizi kör ettiğimiz gün, yitirdik biz bu memleketi!

Çözüm mü soruyor hâlen bazıları..!

Üstüne gök gürlememiş, ver yiyeyim ört yatayım, bekle canım çıkmasın hesabı çözümü sürekli başkalarından beklemesin hiçkimse.

Yılanı sen tuttun, gözüne ben bakayım misali tehlikesine eli, faydasına kendini siper etmesin. Bizim şehirde bir söz vardır, bırakıyorum yazının sonuna...

Alan alsın, paylaşan paylaşsın, taş ergisi olmasın bazıları ısrarla. Tas yitti, curunu başına kaldır.

Önceki ve Sonraki Yazılar